5 Kasım 2010 Cuma

YANILGILARIMIZ VE ÇELİŞKİLERİMİZ
01. KENDİNİZİ ÇOK AKILLI, KARŞINIZDAKİLERİ APTAL SANMAMIZ,
02. ÜZÜNTÜLÜ OLAYLARIN ÖMÜR BOYU SÜRECEĞİNİ SANMA YANILGIMIZ,
- Pısırık, korkak, ses çıkarmayan insanların, suçlu ve haksız oldukları için ses çıkarmadıkları
yanılgısı içindeyiz.
03. KADIN-ERKEK Ayrımındaki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz;
- Birbirimizi İNSAN olarak değil; Cinsel olarak değerlendiriyoruz.
- Bu bizlerde BEN egosunu oluşturuyor. “BEN kadınım, BEN erkeğim”
- Bunun için BEN’ likten kurtulup, BİZ olamıyoruz.
- Ve bu bizim bütün yaşam şeklimizi etkiliyor. Aile, çalışma, siyaset...
04. GELİN-KAYNANA üzerindeki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- Anne, Babalar çocuklarını mutlulukları için evlendirirler, gençler de mutlu olmak için evlenirler.
- Fakat, her iki tarafta da BEN egosu egemen olduğundan mutluluk yok oluyor.
05. ÖĞRETİM ve EĞİTİM üzerindeki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- Okul kitaplarındaki bilgileri öğretmeyi eğitim zannediyoruz,
- Öğretim insanlarda BEN egosunu, eğitim BİZ duygusunu güçlendirir.
- Öğretim NE düşüneceğini, eğitim NASIL düşüneceğini öğretir.
- Öğretim AKLIN yönlendirilmesidir. Eğitim AKLIN özgürleştirilmesidir.
- Diplomaya bilgiden daha fazla değer veriyoruz. Bilgiyi değil, diplomayı değerlendiriyoruz. (Kanser ilâcı bulan bir çobanın başına gelenler !..)
06. ÇOCUK YETİŞTİRMEMİZDE’Kİ Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- İnsan, insanda beyin yapısı ana rahminde iken 23 günlük ve 3mm boyutunda iken oluşur.
- Kalbimiz, 32 günde oluşur ve beynimiz 100 trilyon bilgiyi depo etme özelliğine sahiptir.
- Çocuklarımızın kişilikli, kendine güvenen kişiler olmasını istiyoruz.
Fakat, onların kişiliklerini, güven duygularını yıkıyor, yok ediyoruz.
- Sen yapamazsın, bozarsın, kırarsın, beceremezsin diyoruz. Sonra da, “Bu çocuk neden bu kadar beceriksiz, elinden hiçbir iş gelmiyor, kime benzedi ki” diyoruz.
- Aşırı sevgi ve himaye, aşırı sertlik kadar olumsuz etkiler. (Yaş dal Şiiri)
07. BENZERLİK ve AYNI’ lık üzerindeki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz:
- Kar taneleri – Bir ağacın on bin yaprağı – İncirin içindeki çekirdekler birbirine benzerdir. Fakat, birbirinin aynı değildir.
- Çok tenkit ediyoruz, yalnızca tenkitle insanları iyi yapmaya çalışıyoruz.
- İnsanları tenkit değil, iyi örnek göstermek gerekir.
08. FİZİKSEL YAPILARIMIZ ve DÜŞÜNCELERİMİZ üzerindeki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- Fiziksel farklılığı kabul ediyoruz. Fakat düşünce farklılığını kabul etmiyoruz.
- Gençlerin, kendilerinin hiç ihtiyarlamayacaklarını sanması,
- Taklit etmekle, taklit ettiğimiz kişi olacağımız yanılgısı, (Özdemir Erdoğan ve Amerikalı Organizatör)
09- İNSANLARI DEĞİŞTİRMEK isteğimizdeki yanılgılarımız ve çelişkilerimiz:
- En büyük yanılgımız, insanları kendimize göre değiştirmek istememizdir.
10. MEDENİYET VE TEKNOLOJİ üzerindeki Yanılgılarımız - Çelişkilerimiz,
- Televizyon, Araba, Cep telefonu’na sahip olmak – Teknoloji; Bunları kullanmasını bilmek medeniyettir.
11. POLİTİKACI-DEVLET değerlendirmesindeki Yanılgılarımız-Çelişkilerimiz
- En büyük yanılgımız, her politikacıyı “Devlet adamı” zannetmemizdir.
- Politikacı BEN merkezlidir. Devlet adamı BİZ merkezlidir.
- Politikacı bir iş veya bir KANUN yaparken, “Bu bana ne oy kazandırır, ne oy kaybettirir” diye düşünür.
- Devlet adamı bir iş veya KANUN yaparken, “Bu milletime ve devletime ne
kazandırır, ne kaybettirir ?” diye düşünür.
- Politikacı, kişilerle ve geçmişle; Devlet adamı, gelecek ve istikballe uğraşır.
- Politikacı, karşısında eğitimli ve bilinçli toplum istemez. (İsmet Paşa)
- Bizim politikacıya değil, devlet adamına ihtiyacımız var.
- Politikacı değil, devlet adamı seçelim.
12. GEÇMİŞ ve GELECEK üzerindeki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- Geçmişi karalamayı, büyük insanları tenkit etmeyi ilericilik ve aydın kişi olmak zannediyoruz.
- Geçmişteki insanları değersizleştirerek, bugünkü insanlara değer kazandırmaya veya geçmişi kötüleyerek bugünü övmeye çalışıyoruz.
- Bunun için geçmişle uğraşmaktan ileriye yönelik yapıcı, çağdaş fikirler üretemiyoruz.
- “Senden iyi olmasın” neden, niçin ?
- Millet ve ülke olarak geçmişle ve kişilerle uğraşan değil, ileriye yönelik yapıcı fikirler üreten aydın insan ve devlet adamlarına ihtiyacımız var.
13. BİLİM ve DİN üzerinde Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- Bilim adamı, aydın ve çağdaş görünmenin ana prensip ve kuralının DİN’ e karşıt ve DİN’ i tenkit etmek olduğunu zannediyorlar. Oysa...
- Bilimin ve bilim kanunlarının temel yapısını tabiat kanunlarının, yani atom ve hücre varlığının oluşturduğu bilinmektedir.
- Kur’ an “Tabiat kanunları Allah’ın ilâhi kanunlarıdır” demektedir.
14. DİN ve DİL bağlantısındaki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- DİN belli bir yöre kıyafetinin ve yaşamının egemenliği altında olamaz.
- DİN bir dil’in egemenliği altında olamaz, olmaması gerekir. (Rum s. 30/22)
- Bu ve bu gibi durumlarda DİN evrensel olma özelliğini kaybeder. “Yöresel bir din inancı” olur.
15. DİN, DUA ve ZİKİR; Dualarda isteklerimizin olması için çalışırsak duaların yardımcı etkisi olur. Çalışmayana duaların faydası olmaz.
- Dinler ayırıcı değil, birleştiricidir.
- Ayırımı yapan dinler değil, insanlardır.
16. İSİM ve SIFAT arasındaki yanılgılarımız ve çelişkilerimiz.
- İslâm, isim değil sıfattır.
17. ATATÜRK ve DİN ilişkisindeki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- Atatürk, Atatürkçülük ve lâiklik, Atatürkçü ve lâik geçinen bazı kesimlerden
yediği darbeyi, din kesiminden yememiştir.
- Atatürk’ün DİN ve LÂİK’ lik üzerindeki düşüncelerinden örnekler.
18. HZ. MUHAMMED ve Hz. MUHAMMED GİBİ OLMAK ikilemi üzerindeki Yanılgılarımız ve Çelişkilerimiz :
- Atatürk’ün Kur’ an ayetleri ve Hz. Muhammed’in Hadisleri ile örtüşen
sözlerini toplamam tenkide neden oldu.
- Bütün insanların Muhammedi ve Muhammed gibi olmalarını istiyoruz.
- Fakat, Muhammed gibi konuşmasını, O’nun fikirlerine, düşüncelerine
uygun fikir ve düşünceler söylemesini istemiyoruz.
- Kısacası, Hz. Muhammed ile O’nun gibi olmayı birbirine karıştırıyoruz.
- Din yaşamdır, hayattır. Dini ve Hz. Muhammed’i yaşamdan uzaklaştırıyoruz.
- Dini insanla özleştirmeyin, insanı putlaştırmayın.
19. YANILGILARIMIZ ve ÇELİŞKİLERİMİZİN NEDENİ ?
Olaylar ve sorunlar karşısında değişik alternatifler ve ihtimaller düşünemiyoruz.
Sorunlarımızı ve olayları, bir tek nedene bağlıyoruz ve o TEK nedene
bağlanıp kalıyoruz. Bu durum yaşamımızdaki bunalımlarımızın, streslerimizin esas kaynağı olmaktadır.
- Kulaktan elde edilen Bilgiye ve Kültüre sahibiz. Araştırma ve inceleme yapmıyoruz.. - Yanılgılarımızdan ve çelişkilerimizden ders almıyoruz.
- Bunalımlarımızın, mutluluğumuzun kaynağı olmaktadır.
- Beynimizin, aklımız ve mantığımızı tek yönlü işlemesi.
- Bazı olayların yaşamadan değerlendirilmesi mümkün değildir. Örneğin: Anne – Baba olmadan anneliğin ve Babalığın ne olduğu anlaşılamaz ve değerlendirilemez.
- (İsmet İnönü ve Annesi – Osman Öcalan – Ben ve Babam)
VATANI KURTARAN ATATÜRK’Ü, VATANDAŞLIK
HAKKINDAN YOKSUN EDİLME VE VATANSIZ BIRAKILMA
GİRİŞİMİ
Behzat ŞAŞAL
Atatürk’ü hedef alan üç Milletvekili tarafından Aralık 1922 de Meclis Başkanlığı’na bir kanun teklifi veriliyor. Altındaki imzalar Selâhattin Bey (Mersin), Süleyman Necati Bey (Erzurum) ve Emin Bey(Samsun). O sırada seçim yapılacak. Paşa Milletvekili seçilmesin diye seçim kanununda bir değişiklik yapılmasını öneriyorlar.
Şöyle:
1. Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerlerden birinde doğmuş olmak şarttır.
2. Daha sonra göçmen olarak gelenler, ancak bir seçim bölgesinde BEŞ YIL aralıksız yaşamışsa seçilebilir.
Bu kanun teklifi üzerine Atatürk’ün Meclis kürsüsünde yaptığı konuşma:
“Efendiler, ne yazık ki doğum yerim bugünkü sınırlarımız dışında kalmış bulunuyor. Fakat bu böyle ise bunda benim kesinlikle bir kasıt ve kabahatim yoktur. Eğer düşmanlarımız tamamen amaçlarında başarılı olmuş olsalardı, Allah göstermesin, bu teklife imza koyan efendilerin seçim bölgeleri de sınırlarımız dışında kalabilirdi.
Ayrıca, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl devamlı oturmamış isem, o da bu vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin öngördüğü şartı kazanmak isteseydim, Arıburun ve Anafartalar savunmasını yapmamaklığım lazım gelirdi. Bitlis ve Muş’ u aldıktan sonra Diyarbakır’ a doğru genişleyen düşmanın (Rus ordusunun) karşısına çıkmamaklığım lazım gelirdi. Suriye’ yi tahliye eden orduların enkazından Halep’ te bir ordu teşkil ederek düşmana karşı savunmamaklığım ve bugün milli sınır dediğimiz hududu fiilen tespit etmemekliğim lazım gelirdi.
Zannediyorum ki ondan sonraki çalışmalarım hepinizin malumudur. Hiçbir yerde beş yıl oturmayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben zannediyorum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve ilgisine sahip oldum. Belki bütün İslam aleminin sevgi ve ilgisine sahibim.
Vatandaşlık hukukundan, seçilme hakkından dışlanacağımı asla hatıra getirmezdim.
Tahmin ediyorum ki, yabancı düşmanlar bana suikast etmek suretiyle de memleketimdeki hizmetlerimden beni ayırmaya çalışacaklardır. Fakat hiçbir zaman hatır ve hayale getirmezdim ki, yüce Meclis’ te isterse iki üç kişi olsun düşmanlarla aynı zihniyette bulunabilsin...’’
(Bu kanun teklifi reddedildi. Ama bu utanç verici ihanetin belgesi arşivlerde kaldı.
Atatürk sen, ne büyük adam ve ne büyük insandın. Neler yaşadın, neler çektin.
Seni seviyoruz. Allah rahmet eylesin, nur ve huzur içinde yat sevgili Atatürk.
)
***
1.2-2-1922. TBMM. Söylev ve Demeçler. Cilt 1-Sayfa 299
2.Türk Parlâmento Tarihi, Milli Mücadele ve TBMM, 1. Dönem 1919-1923 Cilt: 1 S. 748 – Fahri ÇOKER
(LÜTFEN; TÜRKÇE OLARAK VE BAŞKA DİLLERE ÇEVİREREK ÇOĞALTIP, DAĞITINIZ.)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

kutlama ve tebrik

19 Mayıs, Atatürk'ü Anma;
Gençlik ve Spor Bayramınız
kutlu olsun. En değerli varlığımız çocuklar, geleceğimizin teminatı gençler ve damarlarında asil kan taşıyan sevgili halkımıza
'BAYRAM' armağan eden Mustafa Kemal Ata-Türk'ü ve silah arkadaşlarını
Saygıyla, Şükranla ve Rahmetle Anıyorum.
Behzat ŞAŞAL
Şair-Yazar, Şehir Plancısı ve Mimar

28 Ocak 2010 Perşembe

MUTLULUK, MUTLULUK VERMEKTİR
Yaşamımızda tanımı ve anlatımı en zor yapılan, hatta belki de yapılamayan duygularımızdan biri, belki de birincisi MUTLULUK’tur.
MUTLULUK nedir diye sorulduğunda, belki de insan sayısı kadar mutluluk tanımı ve anlayışı ile karşılaşabiliriz. Bireylerin ve toplumların kültürlerine, ekonomik yaşamlarına, gelenek ve göreneklerine, dinsel inançlarına ve buna benzer daha birçok etkenlere göre mutluluk tanımı ve anlayışı bulunmaktadır.
Bugün için en yaygın mutluluk tanımı ve anlayışı,mutluluğun devamlı bir duygu olmadığı, olaylar ve oluşumlar karşısında algıladığımız anlık memnun olma durumu olarak kabul edilmektedir.
Görüyorsunuz ki, devamlı bir mutluluk duygusunun olmadığı, mutluluğun geçici ve anlık duygular olduğu peşinen kabul edilmiş bulunmaktadır.
Gerçekten de mutluluk duygusu gelip geçici bir duygu mudur ?
Mutluluk duygusu devamlı bir duygu olamaz mı ?
Mutluluk duygusunu devamlı olarak bulmamız veya bunu yaratmamız mümkün değil mi ? Eğer mümkünse, bu nedir ve nasıl elde edilir ?
İşte bu ve buna benzer daha birçok sorular kafamızı işgal etmektedir.
Bu soruların cevabını genel anlamda bulmaya çalışalım. Bizce mutluluk DENGE, bir başka deyişle ölçü demektir. Çünkü, dengeli yani ölçülü olabilen insan, mutluluk duygusunu çok daha kolaylıkla elde edebilir. Öyleyse burada anlatılmak istenen DENGE veya ÖLÇÜ denilen olgu nedir?
Buna kısa ve genel olarak “Bedensel yapımızın fiziksel, yani materyalist gereksinimleri ile, ruhsal, yani manevi yapımızın gereksinimlerinin de ölçülü ve dengeli olarak karşılanması, tatmin edilmesi halidir.
Ölçülü ve dengeli diyoruz. Çünkü, ölçü ve denge ağırlığının, bir tarafa doğru eğilim göstermesi, o tarafın yaşam anlayışı ve felsefesinin etkinliğini hissettirmesidir. Denge hususunda özellikle fiziksel, yani materyalist gereksinmelerin ağırlığı oranında mutluluk duygusu üzerinde olumsuz etkisi olmaktadır. Bu savımızla maddiyata hiç değer verilmesin ve maddiyat amacıyla çalışılmasın demek istemiyoruz. Bedensel varlığımız maddi bir varlık olduğuna ve yaşamını sürdürmek zorunda olduğuna göre maddi gereksinmelere de ihtiyacı olacaktır.
Bizim burada anlatmak istediğimiz husus, insan varlığının fiziksel yapısı yanında bir de onun manevi, yani ruhsal yönünün de varolduğu gerçeğinin kabul edilmesidir. Kısacası, insanoğlunun fiziksel ve ruhsal denilen iki olgudan oluştuğu ve bu iki olgunun da gereksinmelerinin dengeli bir şekilde karşılanmasının, mutluluğun temelini oluşturduğunun bilinmesidir.
Çünkü insanoğlu mutluluğu bulmak istiyorsa öncelikle fiziksel ve ruhsal yapılar arasındaki dengeyi kurması ve koruması gerekmektedir.
İnsanın yapısını ve yaşamını oluşturan bu bedensel ve ruhsal ikilisini bir şirketi oluşturan iki ortak olarak düşünelim.Başarıyı ve mutluluğu elde etmek için bu ortaklık içinde ruhsal,yani manevi yönümüzü oluşturan ortağın hissesinin en az yüzde ellibir olması gerktiğine inanıyorum.Çünkü,bedensel varlığımızın gereksinmelerini tüketim malları,ruhsal yönümüzü oluşturan yapımızın gereksinmelerini ise,devamlılığını sonsuza dek sürdüren manavi inançlarımız oluşturmaktadır.
Bedensel gereksinmeler çoğaldıkça ve elde edildikçe bu,insanlarda ihtiras denilen doyumsuz duyguları oluşturmaktadır. Bu ihtiras duyguları ise bitip tükenmeyen istekler duygusunu artırmakta, onları bir tutku haline dönüştürmektedir. İşte insanlarda mutsuzluk duygusunu oluşturan da bu gibi duygular ve tutkulardır.
İhtiras denilen bu tutku duygusuna ne oranda egemen olabilirsek, mutluluğu yakalama ve elde etme oranımız da o oranda artar.
İnsana ilk bakışta burada çelişkili, karşıt gibi görünen iki olgu bulunmaktadır.
Bu, madde ve ruhtur.Yani, bedenimizin maddi ihtiyaçları ile ruhumuzun metafizik ihtiyaçları birbirine karşıt gibi görünmektedir. İşte insanları bu görüntü yanıltmakta, yanılgıya düşürmektedir. Bazı dini inançlarda, özellikle bizim yanlış bir uygulmayla insanlara asırlardır “Bir hırka bir lokma”düşüncesi kazandırılmaya çalışılmıştır.
Oysa bu sözcükle anlatılmak ve kazandırılmak istenen felsefe yanlış anlaşılmış,yanlış yorumlanmıştır. Çok kişinin anladığı gibi bu sözle fakir olun, fakir yaşayın “Bir hırka bir lokma”dışında birşey istemeyin düşüncesi anlatılmak istenmemiştir. Burada anlatılmak ve kazandırılmak istenen felsefe, çalışın, kazanın, hem de çok kazanın, fakat kazanılan bu malın ve mülkün etkisi altında onun esiri olarak yaşamayın. Öylesine ki, gerektiğinde bütün bu mal ve mülk varlığına “Bir lokma bir hırka”kadar değer verin. Bir başka deyişle, mal ve mülkünüz size değil siz ona hükmedin, siz ona egemen olun. Böylece, ihtiraslarınızın, mal ve mülk varlığınızın esiri olmayın, siz onun efendisi olun. Bu durumu açıklayan güzel bir sözümüz de vardır “Para bir sandayeye benzer, ayağınızın altına alırsanız sizi yükseltir, başınız üstüne çıkarırsanız sizi alçaltır.”
Peki, maddi gereksinmeler insan yaşamına egemen olunca neler olmaktadır?
İnsanoğlu yalnızca maddi gereksinmelerin etkisi altına girdiğinden bütün düşüncelerini yalnızca bu gereksinmeleri kapsamakta ve dolayısıyla insanı insan yapan birçok duygularını kaybetme tehlikesi içine girmektedir.
Maddi gereksinmeler öyle bir yapıya sahiptir ki, ne kadar çok kazanırsanız onlara o kadar çok ihtiyaç hissedersiniz. Çünkü, maddi gereksinme ihtiyacı ve duygusu bir tutku halini almaktadır. Dolayısı ile, nekadar çok kazanırsanız o kadar çok kazanma tutkusuna kapılırsınız. Bu girdabın içine bir kez girildi mi, birdaha buradan kolay kolay çıkılamaz. Sonunda bedenimizle birlikte ruhsal yapımız da maddecilik tutkusunun etkisi altına girer ve ruhumuza maddecilik tutkusu egemen olur. Dolayısı ile bu maddecilik tutkusunun insancıl duygularımıza da egemen olması demektir.Her ne kadar biz bunun farkında olmasak ve kabul etmesekte ne yazık ki sonuç bu olmaktadır. Çünkü bu gibi durumlarda düşüncelerimizi oluşturan beyin dalgalarımız mateyalist düşüncelere ve dolayısı ile gereksinmelere adepte olduğundan yalnızca bu tutkularımıza hizmet edecek düşünceler ve frekanslar yayınlamaktayız. Fizik ve elektronik biliminden de bildiğimiz gibi, karşıt frekanslar birbirinin aleyhinde etkileşim gösterirler. Dolayısı ile bu frekanslar da kendilerine karşıt olan frekansları, yani insancıl yapımızı oluşturan frekanslarımızı engellemekte, onları absorbe ederek yok etmekte veye etkisiz hale getirmektedir. Bunun sonunda insan beyni ve bedeni,tek taraflı ve yalnızca maddi gereksinmeleri kapsayan frekansa sahip biyomanyetik dalgalar yayınlayan bir organ veya bir araç haline gelmektedir. İşte bundan dolayıdır ki, yalnızca maddecilik duygusunu yansıtan bu biyomanyetik dalgalar ve frekanslar, mutluluğumuzun oluşmasında büyük katkısı olan manevi duygularımızın frekansını yok ettiğinden, insandaki mutluluk duygusunu ya tamamen veya büyük bir oranda yok etmektedir.
Evet, çok çalışalım ve çok kazanalım, fakat hiç bir zaman maddiyatın bize edemen olmasına,hükmetmesine izin vermeyelim. Bir başka deyişle, sahip olduğumuz bütün mal ve mülk varlığımızı geretiğinde bir HİÇ olarak görebilir, onları bir HİÇ olarak değerlendirebilirsek, işte o zaman o mal ve mülkle birlikte manevi denilen o ruhsal zenginliği, yani mutluluğu da elde etmiş oluruz.
Bu inanış bize mutluluğun,ihtiras duygularımızı artıran ALMAK eyleminde değil, ruhsal yapımızı geliştiren VERMEK eyleminden kaynaklandığını gösterecek ve öğretecektir.
Sonuç olarak…
Mutluluğun, alınan değil, öncelikle verilen bir duygu olduğunu anlayacağız. Çünkü mutluluk, verildiği oranda alındığı hissedilen bir duygudur.
Mutluluk, BEN egosundan kurtulup BİZ olabilme duygusudur.
Dolyısı ile mutluluk, BEN egosunun değil BİZ egosunun tatminidir.
Mutluluk vermeden mutlu olduğunu sanmak, BEN egonuzun geçiçi ve yanıltıcı bir tatmin duygusudur. Oysa gerçek mutluluk, anlık duyguların tatmini değil, onu devamlı olarak hissedebilmek, duyabilmek ve yaşayabilmektir.
Mutluluk duygusunu elde edebilmenin bir tek ücreti vardır, o da mutluluk vermektir.
İçmek için mutluluk kaynağını dışarda aramayın, o mutluluk kaynağı sizin kendi içinizdedir. Siz kendiniz mutluluk kaynağı olun, hem çevreniz hem de kendiniz kana kana için.
Kısacası; MUTLULUK ; MUTLULUK VERMEKTİR.
Behzat ŞAŞAL ***
AYIP OLMUYOR MU ?
İçimizdeki bazı çevrelerce akıl almadık yalan ve iftiralarla hakaret edilerek yok edilmek istenen Atatürk için yabancı siyaset ve ilim adamlarının söylediklerine bir bakın ;
İstanbulda bir konferans veren Amerikalı tarih profesorü Justin Mc Carty :
“ Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistanda olurdu, ama Trakya ve Anadoluda kalmazdı.100 yılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya ovasından sürülmeleri ve atılmaları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz ?
Ne Türk ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini de kurtardı.” diyerek şu açıklamayı yapıyor [K1];
“1800-1922 arası çok kötü bir yüzyıl olmuştur. Bu süreç içinde bir çok müslüman ülkeleri yok edilmiş ve bu dönemde 5 milyon 381 bin müslüman göç etmek zorunda kalmış, 5 milyon 60 bin müslüman öldürülmüştür.
Bu ibret tablosu karşısında sormak gerekiyor. Mustafa Kemalin itildiği Konya ovasını gözler önüne getirin. Bir yüzyılda nereden nereye gelinmiş! Ben size diyorum ki, Atatürk olmasaydı, Türk kalmazdı. Atatürk diyebilirdi ki, ben Selanik’e kadar gidiyorum. Herkes arkasından giderdi. Hayır, o büyük önder Türklerin ne kadar acı çektiğini, ne bedel ödediğini biliyordu. O tam tersine, düşmanlıkları, nefreti unutmasını ulusuna telkin etti. Ve sadece büyük bir insanın söyleyebileceği “Yurtta barış dünyada barış”sözünü söyledi.” diyor.
Pakistanın kurucularından Muhammed İkbal Atatürk için, “ O yalnızca Türk toplumunun Atası değil, bütün mazlum ülkelerin ve şarkın da atasıdır.” demiştir.
Kur’an tercümesini insanlık alemine kazandıran Nezir Ahmet ile Feth Muhammed Han bu büyük eserini Atatürk’e “İslam dünyasının müncisi (Selamete çıkaran, kurtaran) Atatürk hazretlerine yadigardır.” diyerek ithaf etmiştir.
Dünyanın bütün bilim adamları, hatta savaşta yendiği düşmanları bile Atatürk’ ü takdir edip saygı gösterirken, bizde bazı çevrelerin Atatürk düşmanı olmaları doğrusu akıl alacak gibi değil.
Bu Atatürk düşmanlığının kökenindeki nedenler nelerdir?
Bunun üzerinde bilimsel olarak dikkatle durulması ve bu çelişkinin açıklanması gerekir. Bu durum incelendiğinde ve bu düşmanlığın özünde, dini inançların savunulmasından daha çok, bazı gizli menfaatlerin, çıkarların etkin rol oynadığı görülecektir.
Kısacası, Atatürk bütün dünya aydınları tarafından takdir edilip saygıyla anılırken, bizim (bazı çevrelerce) hakaret edilmesi ayıp olmuyor mu ?
Behzat ŞAŞAL

10 Kasım 2009 Salı

BEN Mİ YANLIŞ DÜŞÜNÜYOR,
YANLIŞ DEĞERLENDİRİYORUM ?
Behzat ŞAŞAL
Dünyamızda lehinde ve aleyhinde bu kadar fazla konuşulan bir başka devlet adamı var mıdır bilemiyorum.
Hattâ ona övgüler yağdıran kişilerin bile bu övgülerinde yanılgılar, yanlışlıklar içinde bulunmalarına hayret içinde kalıyorum.
Yeterince tanınmayan ve anlaşılamayan bu kişi Mustafa Kemal ATATÜRK’ tür.
Özellikle, dinci bazı kesim neden Atatürk’e karşıdırlar, bunu kesinlikle kendileri de bilmezler. İnanın karşı olmalarının nedenlerini söylediklerinde hiç biri tutarlı ve delile dayanan şeyler değildir. Atatürk’ü değersizleştirmek için öyle şeyler söylüyorlar ki, Atatürk’ü değersizleştirelim derken farkına varmadan O’nun değerini kat be kat arttırdıklarının farkında bile değiller.
Örneğin, Atatürk’ün kazandığı askeri zaferleri başka gizli güçlere malederek Atatürk’ü değersizleştirmek istiyorlar. Atatürk’ün kazandığı askeri zaferleri bakın nasıl değersizleştirmeye çalışıyorlar:
- Efendim, Atatürk’ün kazandığı askeri zaferler gerçekte O’nun kazandığı zaferler değil, çünkü o zaferleri kazanan Atatürk’ün askerlerinden daha çok, Allah tarafından gönderilen fakat Türk askerleri tarafından görülmeyen yeşil sarıklı (bazı çevrelere göre beyaz sarıklı) Allah’ın gönderdiği askerlerdi. Bu yeşil sarıklı askerleri gören düşman askerleri korkuya ve paniğe kapılarak öyle bir kaçtılar ki, buna bizim askerlerimiz bile şaşırdılar” diyorlar. Yani, kısacası, askeri zaferleri kazanan Atatürk değildir, Allah’ın gönderdiği evliyalar ve Allah’ın askerleridir diyorlar.
- Bu nasıl bir olay ki, Müslüman Türk askerleri tarafından görülmeyen Allah’ın bu sarıklı askerleri Hıristiyan askerler tarafından görülüyor ve onlar da bunları görüp korkarak kaçıyorlar.
Sizleri bilmem ama, bunlar benim aklımın ermediği ! şeyler. İşin en ilginç tarafı bu düşüncelere ve bunun gibi sözlere Atatürkçülerin çok büyük tepki göstermeleridir. Tepki göstermelerinde de temel neden bunu söyleyenleri hurafelikle, yobazlıkla suçlamalarıdır.
Oysa ben, hiç de böyle düşünmüyorum. Çünkü bu sözler Atatürk’ü değersizleştirmiyor, tam aksine ona değer katıyor, hem de akıl alamayacak kadar büyük bir değer katıyor.
Özellikle Kurtuluş Savaşımızı örnek olarak ele alalım.
Atatürk, Kurtuluş Savaşını kimlere karşı yapmıştır ? Fransa, İtalya, İngiltere ve özellikle Yunanlılara karşı kurtuluş savaşı verilmiştir. Bu zaman içinde, düşman askerlerinin savaştığı ve işgal ettiği topraklar, Osmanlı İmparatorluğu topraklarıydı. Peki, Osmanlı İmparatorluğu’nun başında olan Abdülhamit ve son dönem padişahı Vahidettin değil mi idi ?
Bu padişahlar aynı zamanda Allah’ın Halifesi ünvanını taşımıyorlar mıydı ?
Allah’ın halifesi olan bu padişahlar Atatürk’e karşı olup, Yunanlılarla birlikte Yunan ordusu taraftarı değiller miydi ? Hattâ Şeyhül İslâm’a Atatürk’e yakın silâh arkadaşları için idam fermanı çıkarttırılmadı mı ?
Peki Allah, dininin halifelik ünvanı taşıyan Vahidettin’e yardım için askerlerini göndermiyor da, neden dinsizlikle, dine karşıt olmakla suçlanan Atatürk’e gönderiyor ? Demek ki Atatürk, Halifelik ünvanını taşıyan Vahidettin’den Allah’a ve Müslümanlığa daha yakın bir kişi idi.
Demek ki Atatürk, Allah’ın huzurunda, Halifelik ünvanı taşıyan bu insanlardan çok daha yakın, çok daha değerli idi ki, Allah, askerlerini Halife görünümlü kişilere değil Atatürk’e gönderdi.
Bu duruma göre Atatürk, Halife görünümlü kişilerden Allah’a daha yakın ve daha sevilen bir kişi durumunda değil mi ?
Allah, sevmediği kullarına değil, sevdiği kullarına yardım eden değil mi ?
Atatürkçüler bu duruma sevineceklerine, niye kızıyorlar, niye karşı çıkıyorlar, doğrusu anlayamıyorum.
Bilmiyorum ben mi yanlış düşünüyor, yanlış değerlendiriyorum.
Siz ne dersiniz ?
e.Mail: bsasal@mynet.com / WEB: http://behzatsasal.blogspot.com/

10 Ağustos 2009 Pazartesi

İNSAN YAPISINDAKİ BİLGİSAYAR
Behzat ŞAŞAL
İsterseniz bir tabiat olayı deyin, isterseniz Allah dediğimiz bir yüce varlığın yarattığı bir sistem deyin. Nasıl düşünür, adına ne derseniz deyin, yalnız akıl almaz bir sistemin var olduğunu kabul edin.
Lütfen elektronik ve elektromanyetik teknolojisinde teknik aparatlarla yapılan işlemleri gözünüzün önüne getirin ve bunun üzerinde düşünün.
Örneğin ; günlük yaşamımızın bir parçası olan faks makinesinin çalışma sistemini bir düşünün. Buradan faks makinesine koyduğumuz bir kâğıt parçasındaki bütün mesajları, dünyanın öbür ucundaki faks makinesinden nasıl alındığını bir düşünün.
Örneğin ; kibrit kutusu büyüklüğüne yakın bir çağrı cihazının, cebenizde, çantanızda ve kapalı odalar,içinde bile size gönderilen bir mesajı nasıl aldığını ve size nasıl bildirdiğini düşünün.
Örneğin ; elimizin, avucumuzun içinde tuttuğumuz cep telefonunu düşünün. Kapalı arabamızda yolda giderken dünyanın neresi olursa olsun konuşabiliyoruz. Bu telefonla dünyanın neresi olursa olsun istediğimiz insanın görüntüsü ile karşılıklı konuşmamızdaki tekniği ve sistemi düşünün
Örneğin ; bir televizyon yayını düşünelim. Dünyanın neresi olursa olsun, bir canlı yayındaki insanları aynı anda kendi sesleri ve görüntüleri ile karşımızda görüyoruz.
Örneğin ; uzay araştırma olaylarında Aydaki bir insanla veya Mars, Jüpiter gibi yıldızların etrafında milyonlarca kilometre uzaklıkta dönmekte olan bir araçla buradan, karşılıklı konuşur gibi hatta görerek konuşmamızdaki gibi o akıl almaz olayın oluşumu üzerinde bir düşünün.
Şimdi, bu ve buna benzer burada yazamadığımız daha birçok elektronik araçlar aracılığı ile oluşan olaylar üzerinde düşününüz.
Doğrusuya akıl alacak gibi değil.
Peki, bir de açıklamaya çalıştığımız veya açıklayamadığımız elektronik araçlarla elde edilen daha birçok bu ve benzeri teknolojik oluşumların çok daha etkini ve üstünü insan bedeninde var olduğunu düşünelim. Bunu düşünür ve kabul edersek nasıl bir olay ve oluşumla iç içe olduğumuzu ve yaşadığımızı düşünebilir misiniz? Bu durumu daha iyi görebilmek ve anlayabilmek için Kur’ anda ki, bazı ayetlere bakmamız ve bunların üzerinde çağımızın elektronik teknoloji bilgisiyle düşünmemiz gerekmektedir. Ne yazık ki çağımız bilimi Kur’ an ayetlerini yüzeysel olarak ele almakta, ayetlerin açıklamak istedikleri üzerinde bilimsel olarak yeterince eğilemiyor, özüne inemiyor ve dolayısıyla özünü anlayamıyor.
Bunun sonucu olarak bizler de onu bilimsel açıdan anlayamıyoruz ve dolayısıyla yaşamımızda uygulayamıyoruz.
İnsanlığın bugüne dek yaptığı en büyük hata ve yanlışlık, Kur’an ayetlerini çağın bilimleri ve teknolojisi ile birlikte düşünüp değerlendirmemesidir.
Örneğin ; ENBİYA suresinin 21/4. ayetinde bakın ne denilmektedir.
“Deki ; Rabb’in, gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir. O’ ndan gizli kalan bir şey yoktur.”
ENBİYA 21/4
Örneğin KAF suresinin 50/17. ayetinde
“ Sağında ve solunda iki kaydedici melek yaptıklarınızı kaydetmektedir.”
Ve yine KAF suresinin 50/18. ayetinde
“İnsan, hiçbir söz söylemez ki, yanında onu gözetleyen ve dediklerini zapteden bir kaydedici bulunmasın.” denilmektedir.
KAF 50/18
Burada ayetlerdeki melek sözcüğünü, bedenimizdeki bilgisayar sistemi olarak düşünebiliriz.
Günlük yaşamımızda kullandığımız ve sesimizi, bütün konuşmalarımızı aldığımız bir teybi düşünün. Bu teybin kasetine aldığımız konuşmalarımızı istediğimiz zaman nasıl dinleyebiliyorsak, beden yapımız içinde de bütün konuşmalarımızı kaydeden bir bedensel kasetin, hatta kasetlerin varolduğunu düşünün ve kabul edin. Bu teyp veya teypler bedenimizde, kalbimiz, gözümüz, kulaklarımız, beynimiz gibi
benzeri birçok organımız olabilir. Kısacası bütün konuşmalarımızın, kendi bedenimizdeki bir organ tarafından kaydedildiğini ve gerekli olduğu bir zamanda teyp kasetine kaydedilmiş konuşmalar gibi tekrar dinlenebilme olanağının varlığını düşünün ve kabul edin.
Bundan ayrı olarak, içinde yaşadığımız hava veya atmosfer dediğimiz ortamda da sesimizin, konuşmalarımızın kaybolup yok olmadığını düşünebilir ve kabul edebiliriz. Dünyanın bir ucundan yaptığımız konuşmalarımızın kaybolmadan, cep telefonları ile aynen dünyanın diğer ucundan rahatlıkla dinlenebilmesi üzerinde düşünün.
Ayrıca, her sesin kendine özgü bir frekans yapısı olduğuna ve atmosferde bu frekanslar kendini koruyabildiğine göre, bu frekanslara göre ayarlanabilecek bir aparatla o frekanstaki bütün konuşmalar rahatlıkla algılanabilecek ve dinlenebilecek demektir.
Atatürk' ün 1936’da Prof. Afet İNAN’ a söyleyerek kaydettirdiği şu sözlerini dikkatle okuyalım ve bu sözleri hem bu günün gelişen elektronik teknolojisi, hem de Kur’ andan belirttiğimiz ayetler açısından değerlendirelim.
“Tabiatta bilirsiniz ki hiçbir şey yok olmaz, ne bir ses, ne bir söz, ne bir hareket... Olduğu çağ ne kadar eski olursa olsun, bütün bu oluşlar oldukları andaki gibi tabiat içindedirler bu dalgalanmada zaman ve mesafe kavramı mefhumu yoktur... Yarın bizi saran tabiat unsurları içinde binlerce ve binlerce evvel önce söylenilmiş sözleri olduğu gibi toplayıp tespit etmek imkanına elbette varılacaktır. Tabiatın bugün için esrar dolu sinesine gireceği muhakkak olan insan zekası, eklenilen hakikatleri ortaya koyacaktır.
Çünkü tarih belgelerinin ilerideki keşifleri buna dayanacaktır. Her tarihi şahsın söyledikleri sözler toplanabilecek ve böylece biz onları kendi seslerinden ve sözlerinden dinleyebileceğiz.”
(Atatürk'le İlgili Hatıralar Ve Belgeler Sayfa 283)
Demek ki, doğuşumuzdan ölünce dek, ağzımızdan her sözümüz, yaşamımız boyunca olsun ölümümüzden sonra olsun kaybolmamakta, sonsuza dek varlığını koruyabilmektedir. İleride bulunabilecek bir teknoloji ile bu konuşmalar tespit edilerek dinleme olanağı bulanacaktır.
Kısacası, sesimizin kaybolmadığı gerçeği yanında bu seslerin ileride teknolojik araçlarla tespit edileceğini hem bilimsel olarak, hem de Kur’ anda ayetlere göre açıkça görülmektedir.
Duyduğumuz seslerin beynimiz tarafından bir teybe, bir diskete kaydeder gibi kaydedildiğini bir düşünün. Örneğin, bir kişiyi dinlediğimizde o kişinin sesi kulağımız tarafından algılanarak beynimizdeki işitme merkezine gönderilmektedir.Beynimizdeki işitme merkezine gelen sesler bir teybe kaydedilir gibi kaydedilerek depolanıp,arşivlenmektedir. Eğer beynimizde böyle bir sistem olmasaydı duyduğumuz sesler kesilir kesilmez onları unuturduk. Oysa beynimizde kaydedilip arşivlenen seslerin içinden, sahibini görmesek bile,örneğin , arkamızdan biri seslendiğinde veya telefonla yaptığımız bir konuşmada o sesin sahibini hatırlamakta ve tanımaktayız.
Örneğin yine Kur’anda :
“Aranızda sözü gizleyen de, onu açık söyleyen de, geceleyin gizlenen de, gündüzün görünen de,O’ nca birdir. O, hepsini bilir, görür.” ……RA’D S. 13 / 10
“ Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizlisini de bilir,Allah yaptıklarınızı görmektedir.
HUCURAT S. 49 / 18
Hele şu ayeti dikkatle okuyalım ve üzerinde çok, hem de çok düşünelim.
“ Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhine ve lehine şahitlik ettiler……………………..FUSSİLET S 41 / 20
Bu ve benzeri ayetlerden de açıkça anlaşılmaktadır ki,bütün organlarımız bir bilgisayar sistemi gibi çalışmaktadır. Çünkü her organ, bedendeki görevi ne ise kendisine gelenleri algılamakta, onları beyne göndererek onları orada depolayıp arşivlemektedir. İhtiyaç duyulduğunda da bunları arşivden çıkarıp kullanmaktadır.
Örneğin: kulaklarımız da, gözlerimiz de , deri dokumuz da ve diğer organlarımızda daha önce belirttiğimiz işitme organımız olan kulaktaki sistem gibi çalışmaktadırlar. Gözlerimiz gördüğü görüntüleri algılayarak beyindeki görme merkezine göndermekte, görme merkezimiz de onu depolayıp arşivlemektedir. Bu işlemler sonucudur ki, beynimizde depolayıp arşivlediğimiz görüntüler aradan uzun zaman geçmesine karşın, onu tekrar gördüğümüzde hemen hatırlamakta ve tanımaktayız.
Şimdi, insan yapısının iki önemli organı olan kâlp ve beyni ele alalım.
Biliyorsunuz ki, Tıp bilimde kâlp ve beyin elektroları alınmaktadır. Bu, kâlp ve beynimizden bir elektromanyetik dalganın yayınlandığının kanıtıdır.
Bu elektromanyetik dalgaların meydana getirdiği grafik çizgilerle kâlp ve beynimizde biyolojik bir rahatsızlığın olup olmadığı tespit edilmektedir.
Kâlp ve beynimizden yayınlanan bu elektromanyetik dalgaların ifade ettikleri , bu gün tıp’ ta bilindiği ve kullanıldığı kadar basit ve yüzeysel bir olaydan ibaret bir olay mıdır? Bir başka değişle kâlp ve beyin elektromanyetik dalgaları tıp biliminde bilinen ve kullanılan belirli şeyleri mi ifade etmektedir? Veya bu biyomanyetik dalgaların günün bilimi ile henüz ele alınmamış ve yeterince bilimsel araştırması yapılmamış başka yan etkileri ve oluşumları yok mudur? Örneğin kâlbimiz, bütün duygularımızı, hislerimizi de yansıtan bir organımız görünümünde değil midir? Değişik duygular ve hislerin etkisi altında iken kâlp atışlarımızda , kan dolaşımımızda ve dolayısıyla bedenimizde meydana gelen değişimleri, farklılıkları bir an düşünüp, gözümüzün önüne getirebilirmiyiz.?
Duygularımız ve hislerimizin bir saniyenin dörtte birinden daha kısa bir zamanda, 13 salisede kan hücrelerimiz üzerinde etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bir başka değişle, düşüncelerimiz kan hücrelerimize etkileyerek kâlbimiz bütün duygularımızı ve hislerimizi yansıtacak bir şekilde çalışmasını sağlamaktadır. Bu gibi etkileşimler sonucu bedenimizde meydana gelen değişimler ve bu değişimlerin oluşturduğu frekanslar, beyin aracılığı ile düşüncelerimizi, kalp aracılığı ile duygularımızı bir radyo, bir televizyon yayını gibi çevremize yayınlamaktayız. Çünki; beynimizden ve kalbimizden yayınladığımız titreşim ve frekanslar, fizik biliminde belirtilen sesin bütün özelliklerine sahip bulunmaktadır.
Beynimizden ve kâlbimizden yayınladığımız frekansların ifade ettiği şifreyi çözümleyebildiğimiz an, duygu ve düşüncelerimizin de tespit edilmesi mümkün olacaktır. Hatta öylesine ki bu sistemle bir insanın ölümünden yıllarca sonra bile, kalp ve beyin frekansları uzaydan saptanabildiğinde, bütünüyle veya yaşamı içindeki herhangi bir zaman dilimi içindeki düşüncelerini, duygularını tespit etme olanağı mümkün olacaktır.
Bedensel yapımızı oluşturan ve çalıştıran organlarımızı lütfen bir göz önüne getirin. Her işlevi ayrı olduğu gibi, bu organlarımızı oluşturan hücresel yapının da birbirinden ayrı olduğunu görüyoruz.
Örneğin ; işitme organlarımızı oluşturan hücreler işitme işlemini yapmaya, işittiğini değerlendirmeye ve gerekli gördüklerini depolamaya programlanmış bir bilgisayardır.
Bu bilgisayar sistemi sayesindedir ki,işittiğimiz bir sesi veya gördüğümüzü bir şeyi bir daha gördüğümüzde tanıyabiliyoruz. Bütün bu bilgisayar sistemini çalıştıran, organize eden akıl almaz mükemmellikte merkezi bir bilgisayarla iç içe birlikte yaşıyoruz.
Bedenimizde sayısız diyebileceğimiz bilgisayar ağı, beyin dediğimiz organımız tarafından yönetilmektedir.
Beynimiz yaklaşık 200 milyar hücreden oluşmaktadır.
Bir hücreye uyarı geldiğinde o hücre çevresindeki 10 bin hücre ile derhal bağıntı kurmaktadır.
Bir bilgi veya uyarı beynimize geldiği zaman, beynimiz üzerinde 15 saniye devamlı etkili olabilirse o bilgi veya uyarı bilgisayara işlenir gibi beynimiz hafızasına işlenmektedir. Bu bilgi veya uyarı etkisiz ve güçsüz ise bu süre 15 saniyeden fazla bile olsa beyin onu hafızamıza işlemeden silmektedir. Beynimiz bir günde 86 milyar bilgiyi depolama kapasitesine sahip bulunmaktadır.
İnsan ortalama bir ömür süresi içinde de 100 trilyon bilgiyi depolama kapasitesine sahip bulunmaktadır. Bir insanın bedensel yapısı da 60 ile 100 trilyon hücreden oluşmaktadır.
Beynimizde 400 milyon amperlik ve 12 milyar voltluk, bütün bedenimizde ise, 120 milyar amperlik ve 3,6 trilyon voltluk potansiyel (Durgun) elektriksel gücün bulunduğu hesaplanmıştır.
Bunun ne demek olduğunu anlayabilmek için, evimizde kullandığımız bütün elektrik ihtiyacının 25 ile 30 amperlik bir elektrikle karşılaştığını düşünürsek, bedensel yapımızda nasıl bir potansiyel elektriksel güce sahip olduğumuzu ve bunun ne demek olduğunu düşünebilir miyiz?
Bu durumda Albert EINSTEIN’ın bilimsel olarak kanıtladığı “Madde enerjidir” teorisini ile karşılaşıyoruz. Bu teoriyi de insan bedeni için, “İNSAN YOĞUNLAŞMIŞ BİOMANYETİK ENERJİDİR” şeklinde düşünebiliriz. Çünkü, dinsel dünyamızda ermiş veya evliya dediğimiz bazı kişilerin düşündükleri anda düşündükleri yerde olabilme özelliğine (ki buna dini inançlarımızda Tayy-i mekân denilmektedir.) sahip oldukları ve bunu uyguladıkları bilinmektedir. Teknoloji dünyasında ise buna “ışınlanma” denilmektedir. Hangi isim altında olursa olsun böyle bir olayın varlığı veya olabilirliliği bizim “İNSAN YOĞUNLAŞMIŞ BİOMANYETİK ENERJİDİR” düşüncemizi doğrulamaktadır.
Beynimiz, bir yandan bedensel yapımızı oluşturan 100 trilyon hücre ve bu hücrelerin oluşturduğu organlarla etkileşim ve iletişim içinde bulunmaktadır. Bir yandan da beyin yapımız sahip olduğu düşünce frekansı ile (teknolojide olduğu gibi) bütün evrensel boyutta ve aynı frekans içinde olan insanlarla veya varlıklarla etkileşim veya iletişim içinde bulunmaktadır. Para psikolojide buna “Telepati” denilmektedir.
Biliyorsunuz ki çağımızda bilgisayar teknolojisinde İnternet denilen bir sistem uygulanmaktadır. Bu sistemde evinizde otururken Dünyanın herhangi bir yerindeki bilgisayarla iletişim kurabiliyor ve bu iletişim sonunda ondan istediğiniz bilgiyi alabiliyor, istediğiniz bilgiyi ona iletebiliyor, hatta bilgisayarlar aracılığı ile konuşabiliyor ve mektuplaşabiliyorsunuz.
İnsanoğlunun bedensel yapısı ise bu internet sisteminin çok, hem de çok üstünde bir internet sistemine sahip bulunmaktadır.
Bedenimizi oluşturan 60 ile 100 trilyon hücrenin her birini küçük çaplı bilgisayarcıklara ve bu hücre topluluklarının oluşturduğu organlarımızı da biraz daha gelişmiş bilgisayarlara benzetebiliriz. Beynimiz ise bu internet sisteminin merkez santrali işlevini görmektedir. Bedenimizdeki bu işlemlerin veya oluşumların sistemi, bu gün bilgisayar dünyasında uygulanan internet dediğimiz sistemin aynasıdır ve onun çok daha gelişmişidir. Yani bir insan, beyin gücünü kullanarak (bilgisayarın internet sisteminde olduğu gibi) bütün dünya, hatta on sekiz bin âlem dediğimiz evrendeki bütün varlıklarla etkileşim ve iletişim içinde olabilir. Bunu uygulayan insanlarda dünyamızda bu gün bulunmaktadır.
Bu gün, fizikötesi, bilim dışı veya parapsikolojik olaylar dediğimiz bütün oluşumlar, aslında bedenimizde var olan bu potansiyel bioelektromanyetik gücümüzü bilinçli ve bilinçsizce kullanmamız sonucu oluşmaktadır.
Bu bile insanoğlunun nasıl bir güç ve enerji içinde bulunduğunu açıklamaya yeter kanısındayım.
Bu söylediklerimizin bir çoğu şu anda çağımız bilimi dışında kalan birçok kişiye inandırıcı gelmeyecektir. İnandırıcılığı bırakın, belki de saçma, savsata ve hayâl mahsulü fikirler gibi gelecektir. İnanınız, insan zekâsı bu alanda düşünmeye ve araştırmaya başladığı an bu söylediklerimiz teknolojik bulgular ve uygulamalar içine girecektir. Bundan iki yüz yıl önce, cep telefonları, çağrı cihazları, televizyon gibi benzeri teknolojik görünümlü bu oluşumlar söylenilse idi, pek çok tepki görebilirdi.Ogün tepki görecek olan bu aparatlar bu gün insanlığın günlük kullanım araçları olmuştur.
Şimdi bu söylediklerimizin olabilirliğini Kur’ anda ki, ayetlerle de kanıtlamaya çalışalım.
Örneğin ; “Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun: bilin ki Allah, kâlplerin içindekini bilendir”
MÜLK 67/13
“Biz onların gizlediklerini de, açıkladıklarını da çok iyi biliriz.”
YASİN 36/76
“O göğüslerin özünü (kâlplerden geçeni)bilir. O kâlplerde olanı bilir.”
HADİD 57/6
“Rab’bin, gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir. (O’ ndan gizli kalan bir şey yoktur.) O işitendir, bilendir.”
ENBİYA 21/4
“Allah, gözlerin hain bakışlarını ve göğüslerin (kâlbin ve beynin) gizlediği düşünceleri bilir”
MÜMİN 40/19
Kur’ anda bu mealde daha birçok ayet bulunmaktadır. Bu konuda örnek olarak verdiğimiz bu ayetlerin de yeterli olacağını sanıyorum.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan; konuşma organlarımız konuşmaları, görme organlarımız gördüklerini, duyma organlarımız duyduklarını, ellerimizle tuttuğumuz, ayaklarımızla bastığımız yerleri,yani dokunma duyumuz dokunduklarımızı, diğer organlarımız da kendileri ile ilgili işlevleri bir teyp, kaset ve film kamerası gibi saptama , saklama ve gerektiğinde bunları tekrar yayınlama özelliğine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı bir bilgisayar aparatında olduğu gibi.
Hatta öylesine ki, gelişmiş organlarımızı bırakalım, beyin yapımız dahil bedenimizi oluşturan 60 ile 100 trilyon hücresel yapımızın her birinin birer gizli kamera ve gizli bilgisayar olduklarını düşünebiliriz. Her hücrenin yapısını ve işlevini bilimsel olarak düşünürsek, buların her birinin birer minyatür bilgisayar olduklarını kabul etmekte zorlanmayız. Hele tıpta ve teknolojide kullanılmakta olan minyatür kameraları düşünürsek bu söylenilenleri daha kolaylıkla kabullenebiliriz.
Şimdi, her insan yapısındaki hücresel yapının, tıpkı her insanın kendine özgü parmak izleri olmasındaki sır gibi, kendine özgü bir frekansı olduğu gerçeğini de kabul etme durumunda ve zorundayız.
Bu durumda, beden yapımızı oluşturan 60 ile 100 trilyon arasındaki bu hücresel yapımızın birer minyatür bilgisayar olduğunu kabul ettiğimizde, yaşamımızda bilim dışı, fizikötesi veya parapsikolojik dediğimiz birçok olay ve oluşum daha iyi anlaşılır sanıyorum.
Çünkü, bedenimizi oluşturan hücresel yapımız, kendine özgü frekansı ile bedenin varlığını ve görüntüsünü yayınlamaktadır.
Bedensel varlığımızın görüntüsünü oluşturan bu biomanyetik dalgalar da oluşturduğu görüntü ile birlikte, tıpkı ses olayında olduğu gibi, sonsuza dek varlığını korumaktadır.
Bankalarda ve büyük iş merkezlerinin çoğunda gizli kameralar vardır. Ve bu kameralarla o işyerinin bütün görüntüsü bir televizyon ekranına yansıtılır. Yetkili görevliler bu televizyon ekranına bakarak , hem kendi elemanlarının çalışmalarını, hem de dışarıdan gelen müşterileri ve ziyaretçilerin bütün hareket ve davranışlarını buradan izlerler.
Şimdi, içinde yaşadığımız, gözle gördüğümüz ve göremediğimiz sınırsız gök kubbesini ve onun atmosfer yapısını bir düşünün.
Yanılgılarımızın en büyüğü, bu mavi gök kubbesini bir havadan, bir boşluktan ibaret olduğunu sanmamızdır. Havadan ibaret olduğunu sandığımız bu atmosferin en iyi bir koruyucu –muhafaza eden– ve en iyi bir iletken özelliğine sahip olduğunu nedense bir türlü düşünemiyor ve kabul edemiyoruz.
Örneğin ; yine dünyanın öbür ucundan yayınlanan bir futbol maçını veya herhangi bir canlı yayını oturduğumuz yerden aynı anda radyodan ses olarak dinlediğimiz, televizyondan görüntü olarak seyrettiğimiz halde, hava dediğimiz bu atmosferin bu iletkenliği, taşımacılığı üzerinde düşünmüyoruz.
İşte bunun sonucudur ki, teknolojik araçlarla, elektromanyetik dalgaların marifetleri ile elde edilen bu oluşumların, bedensel yapımızdaki biomanyetik dalgalarla da aynısını, hatta daha üstün oluşumları yapabileceğimizi düşünemiyor ve kabul edemiyoruz.
Gök kubbesini dev bir televizyon ekranına benzetir ve bunu kabul edersek bu durumda bizim banka ve ticarethanelerde konulan gizli gözlemci televizyonların kontrol alanında bulunan insanlardan bir farkımız olmamaktadır.
Bu açıklamalarımız henüz çağımız bilimi ve teknolojisi içinde olmadığından, bilimsel olarak kabul edilmemekte, hatta tepki görmektedir. Fakat dini alanda, gönül gözü açık denilen ermiş-evliya düzeyindeki kişiler olsun, parapsikolojik biliminde Klorveyans denilen yeteneğe sahip kişiler olsun orada olmadığımız halde görüntülerimizi televizyon ekranında seyrederler gibi görebilmekte, hatta bazı kişiler de karşısındaki kişinin düşüncelerini bile algılayabilmektedir.
Örneğin ; İngiltere’de bir para psikoloji araştırma merkezinde, senelerce önce ölmüş bir kişinin biomanyetik dalgaları saptanarak, görüntüsü televizyon ekranına getirilmiştir.
Rusya, Amerika ve Avrupa’nın birçok üniversitelerinde düşüncelerin fotoğraflarla saptanabildiğini “Düşünce fotoğrafçılığı” denilen bilimsel uygulamalara geçilmiş olması, sanıyorum bizim bu görüşlerimizi doğrular durumdadır.
Kur’ anda bu durumu açıklayan şu ayetleri dikkatle okuyunuz ve bunların üzerinde bilimsel olarak düşününüz.
“Dilediklerinizi yapınız şüphesiz Allah yaptıklarınızı görmektedir”
FUSSİLET 41/20
“Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizlisini bilir. Allah yaptıklarınızı görmektedir”
HUCURAT 49/18
“Aranızda sözünü gizleyen de, onu açık söyleyen de, geceleyin gizlenen de, gündüzün görünen de, birdir. O, hepsini bilir, görür.”
RA’D 13/10
“...Allah, kullarının her halini haber alandır, görendir.”
FATIR 35/31
Deki “HERKES GÖZETLENMEKTEDİR”
TAHA 20/35
Hem öylesine bir gözlenmekteyiz ki, en ufak bir hareketimiz, sözümüz, düşüncelerimiz ve kâlbimizden geçirdiklerimiz bile yok olmamakta, bilinmekte ve saptanmaktadır. Çünkü, bütün bunları açıklayacak olan bizzat kendi bedensel yapımızdır. Bütün bedensel organlarımız ve hatta hücresel yapımız bu sistem içinde öylesine çalışmaktadır ki, yaşamı boyunca yaşadığı ve saptadığı şeyleri, içindeki bilgisayar sistemiyle ortaya çıkaracak, açıklayacaktır.
Lütfen, şu ayet üzerinde çok hem de çok düşününüz.
“Nihayet oraya vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri (elleri-ayakları), yaptıkları hakkında onların aleyhinde (ve lehinde) şahitlik edecektir”
FUSSİLET 41/20
Bilimsel olarak beynimizin 100 trilyon bilgiyi depolama gücüne ve yeteneğine sahip olduğunu bilirsek söylediklerimizin çok daha açık bir şekilde anlaşılabileceği inancındayım.
Bu sıkı kontrol ve denetimden amaç insanoğlunu devamlı olarak iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe yönelmesini teşvikten başka bir şey değildir. Çünkü, daimi olarak iyilik, doğruluk, güzellik, duyguları ve davranışları içinde olan insanların, bedenlerinden yayınlanan biomanyetik dalgalar o kişiye huzur duygusu kazandırmakta ve onu yüceltmektedir. Bu ilahi sistemin kurucusu yüce Allah,Kur’ andaki ayetleri ile bu durumu açıkça belirtmektedir.
“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız”
MÜ’MİNUN 23/115
“Göğü ve yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık (Bunlar bir tesadüf eseri değildir). Bu inkâr edenlerin zannıdır. (Onlar bu kâinatın boş bir tesadüf eseri olduğunu söylerler) Ateşten vay hallerine o nankörlerin”
SAD 38/27
Eğer “Vay halimize” durumuna düşmemek istiyorsak yaşam denilen ortamda ve bedenimizde böyle bir sistemin varlığını kabul etmemizde ve bu sistem içinde, (dünyamızdaki kanunlar gibi) bu sisteme uygun harekat etmekte bizim için büyük yararlar vardır.
Bu sisteme ister doğa-tabiat olayı deyin ve bu oluşumlara bu gözle bakın ister bu sistemin bir kurucusu olduğunu ve bu kurucunun bu sisteme uyanları ödüllendirip, uymayanları da yine kendi sistemi içinde cezalandıracağını kabul edin. Ne şekilde düşünürseniz düşünün ama, böyle bir sistemin varlığını kabul ederseniz, elinizden geldiğince bu sisteme uyumlu hareket etmeye gayret eder ve bunun faydasını görürsünüz.
Kur’ anda bu durumu açıklayan şu ayetleri dikkatle okuyunuz ve bunların üzerinde bilimsel olarak düşününüz.
“Hiç kimse onun ilmini kavrayıp anlayamazken, O, onların geçmişini ve geleceğini bilir.
TA-HA 20/110
Buraya kadar yazdıklarımızın değerlendirilmesi, ancak insanın kendini tanıması, kendini bilmesi ile mümkündür. Ama bu tanıma ve bilme olayı bilimsel olmalıdır. Bu bilimsel bilme olayı da, insan yapısını yalnızca biyolojik yapısı ve tıp bilimi açısından olmamalıdır. Yani bir başka değişle insanı, yalnızca et ve kemik yapıdan oluşan yönüyle değil onu bir de fizik üstü, doğa üstü yapısıyla da tanımak gerekir. İşte o zaman insanı insan yapan asıl unsurların et ve kemik yapısının dışında kalan fizik ötesi, doğa üstü yönleri olduğunu göreceğiz.
İnsan yapısında var olan doğa üstü yapısını bilmedikten sonra insanı tanıdığımızı ve bildiğimizi söyleyemeyiz. Eğer söylesek de bu eksik ve yanlış olur.
Bizim görüşümüze göre, insanı insan yapan esas faktörler, onun et ve kemik yapısını oluşturan biyolojik yapısı değil, bu biyolojik yapının taşıdığı ve sahip olduğu doğa üstü fizikötesi yapısıdır.
Bilim adamlarının ve dolayısıyla bilimin en büyük yanılgısı ve aldanışı gözle görünen, elle tutulan şeyleri bilimin içine alması, elle tutulmayan gözle görülmeyen şeyleri ise bilim değerlendirmesinin dışında tutmasıdır. Oysa bilim, fizik bilimin yanında, fizik ötesi, doğa üstü denilen oluşumların da varlığını kabul etmeli ve bunları da bilimsel olarak incelemelidir. Aksi halde bilim ve bilim adamı bunları bilimsel olarak araştırıp incelemedikçe, hiçbir zaman tam bilimselliği elde edemeyecektir.
Bunun içindir ki, bu gün için bilim dışı görünen ve bilim dışı sanılan fizik ötesi – doğa üstü denilen oluşumların kaynağının incelenmesi ile birlikte burada belirttiğimiz ve belirtemediğimiz diğer benzer ayetlerin de artık bilimsel araştırmasının yapılıp açıklanma zamanı gelmiştir.
Sanıyorum ki, bu araştırma ve incelemelerde bu gün, günlük yaşamımızda kullandığımız elektromanyetik dalgaların çalışma sistemi oldukça yardımcı olacaktır.
Bütün bu araştırmalar ve incelemeler sonucu insan yaşamı ve insan yapısında var olan doğa üstü – fizik ötesi yapısı arasındaki uyum bulunabildiği ve bunlar yaşamımıza uygulanabildiği oranda insan, huzuru, başarıyı ve mutluluğu bulacaktır. Dolayısıyla insan yaşamındaki bütün streslerin, bunalımların, mutsuzlukların, hastalıkların, kısacası bütün olumsuzlukların nedeni, bu evrensel sistemle insan yapısında var olan doğa üstü, fizik ötesi denilen sistem arasındaki uyuşmazlığından ve zıtlaşmasından kaynaklandığı görülecektir.
Bu sistemi ister doğa olayına ister Allah inancına bağlayın. Ama muhakkak bu sistemin varlığını kabul edin. Bunu kabul ediş ve buna göstereceğiniz uyum, sizin mutluluğunuz olacaktır.
Dünyevî değerlendirmeye göre cennet ve cehennem denilen bu ilâhi evrensel sistemde, insan yapısındaki sistemin uyuşması, uyuşmamsı sonucu oluşan etkileşim olsa gerek.
Eğer, uyumluluk hali cenneti, uyuşmazlık hali cehennemi oluşturuyorsa, neden kendi irademizle bu sisteme uyum göstererek cenneti elde etmiyoruz?
SAYGILARIMIZLA
***
EVRENSEL BİRLİĞE ÇAĞRI
Behzat ŞAŞAL
BEN’den Kurtulup BİZ Olalım
İnsanoğlunun bireysel ve toplumsal yaşamında elde etmek istediği tek şey, başarılı ve mutlu olmaktır. Başarılı ve mutlu olmak olayı ise, insanın öz yapısından gelen, öz yapısından kaynaklanan bir olgudur.
Öyleyse bu durumda insanın öz yapısının ne olduğu ne olmadığını bilimsel olarak bilmemiz ve incelememiz gerekir. Bizde bunu yapmaya çalışalım.
Bilimsel olarak biliyoruz ki, evrende gözle gördüğümüz ve göremediğimiz varlık namına ne varsa bu varlıkların temel yapıları atom ve hücreden oluşmaktadır.
Her atomun manyetik ve her hücrenin de kendine özgü biomanyetik bir oluşuma sahip olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Albert EINSTEIN’ in “Madde Enerjidir” teorisindeki bilimsel kabulüne göre, evrende var olan bütün varlıkların temel yapısının manyetik ve biomanyetik enerjiden oluştuğu bilimsel verisine dayanarak, insanoğlu başta olmak üzere bütün varlıkların “YOĞUNLAŞMIŞ BİOMANYETİK ENERJİ” den ibaret olduğu bilimsel olarak kabul edilmektedir.
İnsanoğlunun evrendeki diğer varlıklardan ayrılacağı ve üstün tarafı, bu biomanyetik dalgalarını veya enerjisini “BEYİN” denilen organı ile yönlendirebilme, analize edebilime gücüne ve yeteneğine sahip olmasıdır.
Ve özelliğinden dolayı da insanlar, uzaklık ve zaman konusu söz konusu olmadan düşünceleri ile birbirine etkilemektedir. Bu işlemi olumlu veya olumsuz bir şekilde, isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek yapılabilmektedir. Bir başka değişle, insanlar birbirlerini tanısınlar veya tanımasınlar, birbirlerinin mutluluk veya mutsuzluklarına, başarı ve başarısızlıklarına, sağlıkları veya hastalıkları gibi burada belirtemediğimiz daha birçok alanlarda birbirleri üzerinde beyin dalgalarıyla, yani düşünceleriyle, olabilmektedirler. 20. Asrı bitirip 21. Asra girmek üzereyiz ve insanlık bu asra “bilgi ve akıl çağı” adını vermiştir. Fakat ne yazık ki insanlar bu asra akılcı ve bilinçli olarak girmesi gerekirken, 21. Asrın eşiğinde hâlâ akıl almaz yanılgılar ve hatalar içinde bulunmaktadırlar.
Öncelikle bütün bu yanılgılar ve hatalar insanın kendi öz YAPISINI tanımamasından, bilmemesinden kaynaklanmaktadır.
Peki, nedir bu yanılgılar ve hatalar?
Bunları genel ve özet olarak üç ana faktör altında açıklamaya çalışacağız.
1.KADIN-ERKEK FAKTÖRÜ
Bu,İnsanoğlunun var oluşundan bugüne dek devam edip gelen en büyük yanılgılarından biridir.
Bütün evrensel varlıkların Öz yapısı aynı olduğu halde,Öz yapılarının değişik fiziksel görünümlerde algılanması ve bunun insanlar arasında ayrı değerlendirmelere neden ol-ması,insanlarda en büyük yanılgıyı oluşturmuştur.
Dolayısıyla da bu fiziksel görüntülere bakarak aralarında ayrıcalıklar yaratıp birbirleri-ne düşman olmuşlardır. Örneğin ; öz yapımız aynı atom ve hücresel yapılardan ve dolayısı
İle de aynı biomanyetik dalgalardan oluşmuştur. Oysa bu biomanyetik dalgalar insanlar arasında ayrım değil birbirini tamamlayan,bütünleyen bir oluşuma sahiptir. Oysa insanlar bu
Oluşumu düşünceleriyle bozmuştur.
Çünkü insanlar,bu biomanyetik dalgaların değişik fiziksel görüntülerindeki farklılıklarından dolayı yanılgıya düşerek birbirlerini KADIN-ERKEK olarak iki cinse ayırmışlardır. Oysa her iki cinsten de yayınlanan frekanslar öz de birbirini bütünleyen,tamamlayan bir yapıya sahip bulunmaktadır. İnsanoğlu yanılgıya dayanan bu düşüncelerinden dolayı bunları birbirine KARŞIT-ZIT ve hatta gizli düşman hale sokmuşlardır.
İşte bu insanlığın en büyük yanılgılarından biri olmuştur.
İşte bu yanılgı sonucu, biomanyetik dalgaları KADIN fiziksel görüntüsünde olanlar “BEN KADINIM”, erkek görüntüsünde olan biomanyetik sahipleri de “BEN ERKEĞİM” gibi saplantılar içine girmiştir. Bu “Ben Kadınım”, “Ben Erkeğim” saplantısı insanlarda BEN egosunun güçlenmesine neden olmuştur. Bunun sonucu olarak, kadın ve erkek cinsleri arasında sevgi görüntüsü altında psikolojik bir gizli savaş, gizli bir BEN mücadelesi başlamıştır. Bu savaş ve mücadele açıkça ilân edilmeden gizli, pasif bir şekilde uygulanmaktadır. Erkekler, ekonomik güçleri, pazı kuvvetiyle kadınlara : kadınlar da kadınlık silahları ve zekâlarıyla erkeklere hükmetme savaşı veya uğraşısı içindedirler.
Bunun içindir ki asırlardır, birbirimizi Kadın – Erkek olarak değerlendirmekten birbirimizi İNSAN olarak değerlendiremiyoruz. Oysa birbirimizi Erkek – Kadın olarak değil insan olarak değerlendirebilsek inanın birbirimize karşı saygımız, sevgimiz ve davranışlarımız ban başka olacaktır. İnanın çok daha mutlu ve çok daha başarılı olacağız.
Kısacası, insanlık artık bu yanılgıyı bırakmalı birbirini Kadın – Erkek olarak değil, birbirlerini öz yapılarıyla yanı biomanyetik dalgalarına göre değerlendirmelidirler. Bir başka değişle, BEN savaşıyla uğraşırken bir türlü BİZ olamıyoruz. Karşılıklı olarak başarılı ve mutlu olmak istiyorsak bu BEN savaşını bırakalım da BİZ olmaya çalışalım. İşte o zaman yaşamı felsefesi ve gerçek amacı olan başarı ve mutluluğu hep birlikte yakalayacağız.
Kısacası, başarılı ve mutlu olacağız.
2. TARİH FAKTÖRÜ
İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri de tarih faktörüdür.
İnsanlar, öz yapılarını, öz kaynaklarını unutup fiziksel görünümlerdeki değişikliklere bakarak birbirleri arasında, renk, millet, ırk gibi farklılıklar yaratmalarıdır. Bu ayrımlar insanlarda tarih ayrımı yaratmalarına neden olmuştur. Bu tarih ayrımı da farlılıkları ve bu farlılıklar da akıl almaz bir yanılgıyla, insanlar ve toplumlar arasında düşmanlıklara dönüşmüştür.
Oysa dış görüntülerimiz ne olursa olsun öz yapımız aynı kaynaktan, aynı biomanyetik dalgadan oluşmaktadır. Kısacası, rengimiz, görüntümüz ne olursa olsun hepimiz aynı mayadan oluşmuş varlıklarız. Bu maya hepimizde ortak olarak insan adını taşımaktadır.
Öyleyse bu ayrılıklar, özellikle bu düşmanlıklar niye?
Bu ayrılıkların ve düşmanlıkların neden olduğunu anlamak için fazla bir bilimsel araştırmanıza gerek yoktur. Herhangi bir ulusun tarih kitabını alıp okuyun, bu ayrılıkların ve düşmanlıkların nereden kaynaklandığını öğrenirsiniz. Bakınız milletlerin tarihlerine, bu tarih kitapların da medeniyet tarihinden daha çok, yapılan savaşlar, Fetih edilen, işgâl edilen topraklar, öldürülen insan sayısı fazlalığı ile övünç duyulan olaylar anlatılmaktadır. Hangi tarih kitabını elinize alsanız soyları arasından medeniyet değil kan akmaktadır. Onun içindir ki, ellerim insan kanı ile kirlenecek diye hiçbir tarih kitabını elime alamıyorum.
Dünyamızda, dünya barışının sağlanmasını istiyorsak, tarih kitaplarını savaş kitapları olmaktan çıkarıp medeniyet tarihi şekline dönüştürmeliyiz. Tarih kitaplarını, savaş zaferlerinin belgesi olarak değil, medeniyete katkılarımızın belgesi haline dönüştürmeliyiz.
Eğer 21. Asrın, aklın ve insanlığın asrı olmasını istiyorsak “DÜNYA EĞİTİM ŞURASI” toplanmalı, dünya okullarında, eğitim diye okutulan kitaplardaki, insanlarda ve toplumlarda düşmanca duyguların uyanmasına neden olan ifadeler çıkarılmalıdır. Bunların yerine insanlığa, medeniyet tarihi ve sevgiyi öğreten, aşılayan ve kazandıran ifadelerle yazılmış tarih kitapları okutulmalıdır. 21. Asrı savaşların, kavgaların değil barışın, kardeşliğin, sevginin egemen olduğu bir asır haline dönüştürmeliyiz.
Kısacası, 21. Asrı insanların değil İNSANLIĞIN asrı yani 21. Asrı insanların egemen olduğu değil İNSANLIĞIN egemen olduğu bir asır yapmalıyız.
3. DİN FAKTÖRÜ
İnsanın bireysel ve toplumsal yaşamı üzerinde en fazla etkin olan DİN faktörü üzerinde biraz daha derinlemesine durmak istiyoruz.
Çünkü insanoğlu,din inancı içine girdiği andan bugüne dek büyük bir yanılgı ve aldanış içinde bulunmaktadır. Bu yanılgı ve aldanış,dinlerdeki değişik dua ve ibadetlerin yarattığı yanlış düşünce ve değerlendirmelerdir. Çünkü insanoğlu, bu kadar değişik, hatta birbirine zıt görüntüler veren dua ve ibadetlerdeki temel yapıyı, onu oluşturan özü görememiştir. Oysa biraz dikkat edilse, bu kadar değişik görünümlü dini inançların bütün dua ve ibadetlerin özünde Allah’ı bulmak, Allah’a ulaşmak isteğinin varlığı görülecektir. İnsanlar görüntüde ister puta tapar görünsünler, ister ağaca, ister İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya veya Muhammed’ e (sav) neye inanır veya tapar görünürlerse görünsünler, hepsini temelinde Allah’ın varlığını hissetmek, onu bulmak ve ona gitmek vardır.
Bütün bu iyi niyete karşın insanoğlu, dinler deki değişik görüntülerin etkisine saplanmış ve saplantılar yüzünden de din inançlarındaki öz yapıyı gözden kaçırmışlar onu görememişlerdir. Ve bu yüzdendir ki insanoğlu, aslında kendisinin yaratmış olduğu dinlerde ki bu ayrılıklara bakarak, insanlar arasında da ayrılıklar yaratmıştır. Bu ayrılıklar da insanlar ve topluluklar arasında düşmanlıkların oluşmasına hizmet etmiş düşmanlığı teşvik etmiştir.
Öylesine ki insanlar, sanki ayrı ayrı Allahlar varmış gibi ayrı ayrı dinler oluşturmuşlardır. Oysa biraz dikkatle bakılsa, bütün dinleri insanlara tanıtan ve anlatan peygamberlerin, aynı Allah’a peygamberi olduğunu ve yine bütün peygamberlerin insanoğluna aynı Allah’ı anlattığını, aynı Allah’ı öğretmeye çalıştıklarını göreceklerdir. Ve yine insanoğlunun, bu kadar değişik, karşıt ve çelişkili görünümlü bütün dua ve ibadetlerin aynı Allah’ a yönelerek yapıldığı görülecektir.
Kısacası, 20. asrı bitirip 21. asra girilecek bir çağda, bütün dinler özde bir olduğu halde, bu ayrılıklar ve dolayısıyla bu ayrılıklara dayanan düşmanlıklar niye?
İnsanlık, bilinçli ve akılcı bir çağa girdiğine göre bu yanılgıdan ve gafletten artık kendisini kurtarması gerekmez mi?
Peki insanın bu gaflet ve yanılgıdan kurtarılması için ne yapması veya ne yapılması gerekir?
Öncelikle, fiziksel görünümler ne olursa olsun, insan denilen varlığın öz yapısını bir biomanyetik enerjiden oluştuğunun kabûlü ile işe başlamasıdır. Bunu kabûl edebilirsek geresi kolaylaşacaktır. Çünkü, bundan sonraki değerlendirmeler de değişik fiziksel görüntüler değil, biomanyetik dalgaların değerlendirilmesi söz konusu olacaktır. Çünkü, aynı cevherdeki (maddî ve manevî) madde ve varlıklar aynı manyetik dalgaları, yani aynı frekansları yayınlamaktadırlar. Dolayısıyla dünyanın, hatta evrenin neresinde olunursa olunsun aynı manyetik dalgaları yayınlayan maddeler ve varlıklar arasında bir fark olmadığı, bir ayrıcalık bulunmadığı görülecektir. Ve yine bu ve varlıklar arasında çok kuvvetli bir iletişim ve bağlantı olduğu saptanacaktır. Bunun en güzel örneğini bitkiler arasındaki iletişim olaylarında görüyoruz. Yalnız bu bile başlı başına bize birçok şeyi anlatmaya yeter.
Hafız Şirazi’nin şu sözünü dikkatle değerlendirelim “Bütün insanlar bir vücut gibi birbirinin azasıdır. Çünkü yaradılışları bir cevherdendir”
Lütfen birde İmam-ı Ali’nin şu sözlerine dikkatimizi yöneltelim.
“İlacın sendedir bilmiyorsun; hastalığın sendedir görmüyorsun. Sen kendini küçük bir cisim sanırsın; halbûki âlem-i ekber ( en büyük âlem – kâinat) sende mevcuttur.”
Bu değerli iki sözü de yaptığımız ve yapacağımız açıklamaların ışığı altında değerlendirelim. Böylece nelere sahip olduğumuzu ve buna karşın neleri kaybettiğimizi bir düşünelim.
21. Asra girmek üzere olduğumuz şu zamanda insanların ve toplumların hâlâ birbirlerini dinî açıdan değerlendirmeye kalkışmaları hem dinî hem de akıl dışı bir olaydır. Çünkü bizler bütün değerlendirmeleri dünyevi değer ölçüleri içinde yapıyoruz. Oysa bütün dinlerin emir ve buyruğu bizim birbirimize kardeşçe bakmamızdır. Dinlerin, daha doğrusu Allah’ın bizden istediği iyi ve hayırlı İNSAN olmamızdır. Bizim birbirimizi değerlendirmemiz din açısından değil İNSANLIK açısından olmalıdır. Haddimizi bilelim, Allah’ın işine karışır duruma düşmeyelim. Biz birbirimizi dinî açıdan değerlendirmeyi bırakalım da bu işi dinin sahibi Allah yapsın, biz değil.
Bir dinin peygamberi “İnsanlar arasında ne beyazın siyahlar üzerinde, ne siyahın beyazlar üzerinde bir üstünlüğü vardır. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi birbirine eşittirler” diyor.
Bu, bir peygamberin bütün insanlığa emri değil midir?
Öyleyse biz niçin bu emre uymuyor da, insanlar arasında ayrılık yaratıyoruz?
Ne kadar değişik görünümlü olursa olsunlar, bütün dinlerde ve din kitaplarında yüce Allah’ın biz insanlara şöyle seslendiğini hâlâ göremiyor veya duyamıyor muyuz?
“Ey Kulum, değişik görüntüler altında da olsa bütün dini inançlarımızda, dua ve ibadetlerimizde öz’ de bana yöneliyor, bana dua ve ibadet ediyorsunuz. Düşmanca davrandığınız dinlerin inançlı insanları ile olan ortak noktanızı, ortak özünüzü görünüz artık. Ve ne büyük bir yanılgı ve aldanış içinde olduğunuzu anlayınız artık.
Ve yine bu yüzden asırlardır birbirinizle yaptığınız savaşları ve öldürdüğünüz insanları düşünün, yanılgınızı ve aldanışlarınızı daha iyi göreceksiniz.
Bakın, dünya yaşamınızda ayrı dinler olarak değerlendirdiğiniz ve çoğu kez birbirinize düşman olduğunuz, düşmanca davrandığınız ve dinler ve dini inançlar arasındaki ortak noktaya dikkat ediniz. Bundan sonraki hareket ve davranışlarınızı bu ortak noktaya göre düzenleyiniz.
HİNDUİZM: İşte en yüksek kanun budur. Sana yapılamasını sevmediğin şeyi sende başkalarına yapma.
(Mahaborate –5.1517)
BUDİZM: Sana acı veren şeyle başkalarını incitme.
(Udanavarga – 5.18)
TAOİZM: Komşunun kazancını kendi kazancın gibi, onun zararını kendi zararın gibi kabul et.
(Tai Shang Kan Ying Pien)
ZERDÜŞTLÜK: Yalnız kendisi için kötü olan şeyi komşusuna yapmayan insan iyi insandır.
(Dadistan –ı Dinik-945)
KONFÜÇYÜSLÜK: Sana yapılamasını istemediğin şeyi sende başkalarına yapma.
(Analeots –15.23)
YAHUDİLİK: Sana ıstırap veren şeyi başkalarına yapma. Tevrat’ın esası budur. Gerisi güzel laftan ibarettir.
(Talmud)
HİRİSTİYANLIK: İnsanların senin için yapmalarını istediği şeyi sende onlar için yap, bu peygamberler kanunudur.
(Matu İncil’i)
MÜSLÜMANLIK: Kendiniz için sevdiğiniz şeyi kardeşiniz içinde sevmedikçe hiç biriniz mümin olamazsınız.
(Hadis)
Gördüğünüz gibi ayrı ayrı Allahlar yok ki ayrı ayrı dinler olsun. Sizlere din inancını anlatan ve öğreten bütün peygamberler. Benim peygamberim ve bütün peygamberler size aynı Allah’ ı yani beni anlatmaya ve öğretmeye çalıştı. Hangi dini inanç ve görüntüde olursanız olunuz, dua ve ibadetlerinizde de aynı Allah’ a yani bana dua ve ibadet ediyorsunuz.
Görüyorsunuz ki bütün dinlerdeki ortak nokta bana inanmak ve bana ulaşmaktır. Bana ulaşmanın yoları sizce değişik görünse de özde hepsinin BİR ve TEK olduğunu görünüz artık.
Biz bize ulaşmanın bu ortak yolun adını İSLAM koyduk. İSLAM sözcüğünü isim olarak değil sıfat olarak kullanılmasını düşününüz ve onu bu şekilde uygulayınız.
İSLAM, Allah’a inama, Allah’a itaat etme, boyun eğme ve Allah’a teslim olma demektir. Yani, bütün peygamberler benim peygamberim olduğuna göre, peygamberime ve bana inananların, bana teslim olanların hepsi benim nazarımda İSALM’ dır, Müslüman’dır.
Eğer bir kulum Musa peygambere inanarak bana ulaşıyorsa, o Musa’ya inanan bir İslam’dır, İsa peygamberime inanarak bana ulaşıyorsa o İsa’ya inanan İslam’dır, Muhammed (sav) peygamberime inanarak bana ulaşıyorsa o Muhammed’ i İslam’dır. Ben, bütün insanlığa İslamiyet inancıyla kapılarımı açtığım halde, sizler dinler arasında ayrıcalıklar ve sınırlar yaratarak, kullarımın bana ulaşmalarını kısıtlıyor ve sınırlıyorsunuz. Oysa benim kapım bütün kullarıma açıktır. İnsanlar arasında ayrımlar yaratarak kullarımı ban yaklaştırmıyor, benden uzaklaştırıyorsunuz. bana yaklaştırmıyor, benden uzaklaştırıyorsunuz. Siz bu yetkiyi nereden ve kimden alıyorsunuz? Bırakın,bana gelen ,bana ulaşan yollar size değişik görünse de bu yolları kapamayın ,açık bırakın. Bana inanç içinde olan kullarım bir gün “Allah’a ulaşan birçok yol var;peki bunlardan hangisi en doğru yoldur?" diye kendi kendilerine soracaklardır. İşte bu soruyu sordukları an,onlar kendileri en doğru yolu bulacaklardır. Oysa siz“En doğru yolu benim yolum” diyerek birbirinizi zorluyorsunuz. Bu zorlamalar aranızdaki ayrılıkları ve zıtlaşmaları daha da kuvvetlendiriyor,barış yerine savaş getiriyorsunuz. Bunun içindir ki, peygamberlerim aracılığı ile indirdiğim din kitaplarında sizlere “Dinde zorlama yoktur”dediğim halde ,benim emirlerimi dinlemiyorsunuz. Kendi BEN egonuza kapılıyor,kendinizi tatmin etme uğruna emirlerime karşı geldiğinizi fark etmiyorsunuz. Böylelikle bana şirk koştuğunuzu veya şirkler yarattığınızı göremiyorsunuz.
Son kitabım Kur’ an da bütün insanlığa seslendiğim ayetleri görmüyor musunuz?
“O, bu (Kur’ an) dan önceki (Zebur, Tevrat, İncil gibi kitaplarda da), bu Kur’ anda da size Müslüman adını verdiği, peygamberler size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasın.
Hac suresi 22/78
“İşte bu sizin ümmetiniz (Tevhit ve İslâm milleti) bir tek ümmettir. Rab biniz de benim. Yalnız bana kulluk edin.”
Enbiya (peygamberler suresi) 21/92 “Fakat onlar aralarında bölünüp dağıldılar, parçalandılar. (Allah’tan gelen tek bir dinî parça parça ettiler ve ayrılığa düştüler, sonunda) hepsi bize dönecektir.” Enbiya (peygamberler suresi) 21/93
Benim nazarımda önemli olan, kullarımın Allah’a inanmaları, bağlamaları ve teslim olmalarıdır. Bizim ölçümüz budur. Biz insanları dilleri, dinleri, ırkları, milliyetleri ve cinsiyetlerine göre ayırmıyor ve değerlendirmiyoruz.
Ayetlerimizdeki bütün uyarılarımıza karşın, ayrıcalık yaratan bu ölçme değerlendirmeleri sizler yapıyorsunuz. Bireysel olsun, toplumsal olsun, aranızdaki anlaşmazlık, düşmanlıklarınız bu ayrılıklardan kaynaklanmaktadır. Yaptığınız bu hatalarınızı, yanlışlıklarınızı görüp akıllanmıyorsunuz.
Bakın ayetlerimizde sizleri uyarmaya nasıl devam ediyoruz.
“Allah’ın katında din İSLAM’ dır. Kitap verilmiş olanlar (Zebur, Tevrat, İncil, Kur’ an) kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılıktan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse bilsin ki Allah hesabı çabuk görür.”
Ali İMRAN (İMRAN Ailesi) 3/19
“De ki: Ey Kitap Ehli (Zebur, Tevrat, İncil, Kur’ an) bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin. (Bu kelime İslâm’dır) yalnız Allah’a tapalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım , birbirimize Allah’ tan başka rehber edinmeyelim .Eğer yüz çevirirlerse”Şahit olun biz Müslümanlarız.” Deyin.
ALİ İMRAN (İMRAN Ailesi ) 3/19
“Yahudi yahut Hıristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek dediler. Bu, virgül onların kuruntularıdır. De ki “Doğru iseniz delillerinizi getirin. “
“hayır,kim işinizi güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse onun mükafatı, Rab binin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
BAKARA 3/111 – 112
“Şüphesiz inananlarla, Yahudiler, Hıristiyanlar ve din değiştirenlerden kim Allah’a ve ahret gününe inanır iyi iş yaparsa elbette onlara Rab’leri katında mükâfat vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.”
BAKARA 2/62
De ki, “Biz Allah’a bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, Yakup’a ve torunlarına indirilene ve Musa’ya, İsa’ya, peygamberleri Rab’leri tarafından verilene inanırız”
ALİ İMRAN 3/84
“Kim İslâm başka bir din ararsa bilsin ki (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahrette kaybedenlerden olacaktır.”
De ki, “Ey kitap verilenler Tevrat’a, İncil’e ve Rab bin izden indirilene sahip çıkmadıkça hiçbir şey üzerinde değilsiniz.”
ALİ İMRAN 3/84 – 85
Gerçekten, Rab bin den sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlığa ve inkâra batmasına sebep olacaktır. Artık inkâr edecek toplum için üzülme.
Gerçekten, inananlarla, Yahudiler, din değiştirenler ve Hıristiyanlardan kim Allah’a ve son gününe inanır ve doğru yola giderse onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.
MAİDE 5/68 – 69
Şimdi de Kur’ anda İslamiyet’in, Müslümanlığın kişiler üzerinden belirtilen ayetleri açıklayalım.
“İbrahim ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı, o doğrudan doğruya bir Müslüman’dı, müşriklerden değildi.”
ALİ İMRAN 3/67
“Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ben Müslümanların ilkiydi.”
EN’AM 6/163
Adem peygamberimizden itibaren bütün peygamberlerimiz İSLAM anlayışını anlatmakla görevlendirilmişlerdir. Aşağıdaki ayetlerimizde bunu kanıtlamaktadır.
Musa peygamber için indirilmiş ayet:
“Bana müminlerden olmama emredildi.”
YUNUS 10/104
Nuh peygamber için indirilen ayet:
“Bana Müslüman olmam emredilmiştir.”
YUNUS 10/72
Buraya kadar söylediklerimizi içinde toplayan bir ayetle bitirelim.
“İNSANLAR BİRTEK MİLLETTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLKDİR BİR GÜN AMA AYRILIĞA DÜŞTÜLER”
YUNUS 10/19
Bundan açık ve bundan kesin bir ifade ile, bütün insanların benim nazarımda bir ümmet, bir millet olduğunu size daha nasıl anlata bilirim. Ama siz dünyevi çıkarlarınız yüzünden bu BİRliği TEKliği görmek anlamak istemiyorsunuz.
Kur’ anda ki, ayetlerimizde sizleri BİRliğe ve TEKliğe davet ettiğimiz halde sizler, birbirinize üstünlükler vehmederek nefsinize hitap eden şeytanın peşinden gittiğinizin farkında değil misiniz?
Ben sizi değişik görüntülerde ve değişik kavimler olarak yarattım. Bundan gaye, sizin bu ayrılıklara bakarak birbirinize düşman olmanız değil tam aksine bu farlılıklardaki BİRliğe ve TEKliği görebilmeniz ve bu tekliğe erişebilmeniz içindir. Ben her şeye karşı sizin bu TEKliği görebileceğinize ve bu TEKliği elde edebileceğimize inanıyorum.
Bizim yarattıklarımız içinde size zıt görünümlü görünen birçok varlıklar bulunmaktadır. Bu zıtlıların içinde sizin göremediğiniz bir birlik bulunmaktadır. Onun içinde size “Zıtlıklar içindeki birliğin sırrına eriniz” diyoruz. Bunu anlayabilmeniz için size ipucu olarak iki örnek vermek istiyorum.
Örneğin ;yanıcı ve yakıcı iki zıttın birleşerek söndürücü bir varlık olması gibi. Burada, oksijen ve hidrojen birleşerek suyu meydana getirmesindeki sırrı düşününüz.
Örneğin ;sizin artı ve eksi dediğiniz pozitif ve negatif elektronların birleşerek kullandığınız elektriğin oluşmasındaki sırrın üzerinde düşününüz.
Ayrıca siz, size zıt gibi görünen bu zıtlıklar içinde, bizzat zıtlıklar yaratarak yaşıyorsunuz. Örneğin ; kadın – erkek, gelin – kaynana gibi zıtlıklar yarattınız. Oysa sizin zıtlık olarak var ettiklerinizin arasında, sizin mutluluğunuzun sırrı bulunmaktadır. Bu zıtlaşmalarda ki sırrı bulabilirseniz zıtlıklar ortadan kalkar, mutluluğunuz ortaya çıkar.
Yine sizin zıt gibi gördüğünüz ve zıtlıklar var ettiğiniz dinsel görüşlerde de din farklıklarının, ırkların, milletlerin, kavim ve ümmetlerin arasındaki birliği, özü bulamaya, görmeye çalışın. Bu zıtlıkların boşuna ve rasgele yaratıldığını düşünmeyin, tam aksine her yaratılışta bir hikmetin bulunduğunu düşünün.
Dünyevi yaşamda çağlar devirdiniz. Sizin kullandığınız yıllar ölçeğine göre 20. Asrı bitirip 21. Asra giriyorsunuz. Artık bu zıtlıklarda ki birliğin sırrına eriniz. Ve bu zıtlıkları ortadan kaldırınız. Çünkü biz yanımızda sizin yarattığınız dil, din, ırk, milliyet, cinsiyet farklılıkları ve zıtlıklar yoktur.
Yeryüzünde din inancı var olduğundan beri birbirinizi din ve Allah adına öldürüyorsunuz. Soruyorum size, hangi din ve hangi Allah adına birbirinizi öldürüyorsunuz.
Peki, öldürdüğünüz o insanları da, sizi de yaratan Allah, aynı Allah değil mi?
Hepinizin yaratıcısı olan Allah ben olduğuma göre siz, hangi Allah adına birbirinizi öldürüyorsunuz? Kısacası dinde TEK, Allah’ ta TEK değil mi?
Ben, din inancını sizin için var ederken, bunu birbirinizi öldürmeniz için değil, birlik ve sevgi istediğime göre, benim dinimi ve benim adımı kullanarak, Allah adına kullarımı öldürenler, incitenler hangi yüzle huzuruma gelecekler ve bana nasıl hesap verecekler.
Bu ölçülerin de ne olduğunu, dini görüşlerdeki ortak noktalar olarak açıklamıştık. Çünkü aranızda yarattığınız zıtlıkları ve düşmanlıkları ancak bu düşünce ve uygulamalarla kaldırabilir, yok edebilirsiniz.
Benim de sizden beklediğim, aranızdaki bu zıtlıkları düşmanlıkları kaldırmanızdır. Çünkü böylece sizlere din kitaplarında vaat edilen cenneti yeryüzüne indirecek, dünyanızı ve yaşamınızı cennete çevireceksiniz.
“Dinler aynı Allah’a yönelmiş ayrı yollardır. Aynı Allah’ a ulaşacağımıza göre ayrı ayrı yollardan gitmeden ne zararı var.”
Öyle ise ne bekliyorsunuz? Haydi “Zıtlıklardaki birliğin farkına eriniz”
Aranızda ki bu zıtlıkları kaldıracak, yok edecek sırrı da size açıklayayım.
Düşüne bildiğiniz, düşünemediğiniz aranızdaki bütün zıtlıkları kaldıracak, yok edecek tek şey SEVGİ dir. Bu sevgi dünyevi duygularla sevdiğiniz sevgi değil, bu sevgi; dil, din, ırk, milliyet ve cinsiyet farkı gözetmeden yaşamımızda ve dünyanızda gözle gördüğünüz göremediğiniz, elle tuttunuz tutamadığınız, varlık namına ne varsa aralarında ayrım yapmadan ALLAH adına dediğiniz SEVGİ ile sevmenizdir.
Bana ulaşmanın, bana kavuşmanın TEK yolu, benim yarattıklarımı dünyevi sevgiyle kendimiz için değil, benim için ve benim adıma sevmenizdir. ancak böyle bir sevgiyle beni bulabilir, bana ulaşabilirsiniz.
Birbirinizi böyle bir sevgiyle sevdiğiniz an cennetin bütün kapılarını da yeryüzünde iken size açılacaktır.
“Daha ne istiyor, daha ne bekliyorsunuz?”
ANONİM
Bizi hepimizi yaratan Yüce Allah, bizlere bu şekilde seslenmektedir. Gelin, aramızda yarattığımız bu ayrılıkları ortadan kaldıralım cennetimize kavuşalım. Yer yüzünde cennetimize kavuşmak için daha ne bekliyorsunuz?
SAYGILARIMLA