16 Aralık 2008 Salı

DİNİ GÖRÜNÜMLÜ YANILGILARIMIZ

BEDEN YAPIMIZDA SAĞ-SOL ANLAYIŞI
Behzat ŞAŞAL
(*)
Dini görünümlü inançlarımız içinde yaptığımız bir çok yanlışlarımızdan biri de, yüce Allah’ın bir bütünlük ve teklik içinde yarattığı bedenimizin,bizim tarafımızdan parsellenip parsellenip her parsel için kendimize göre ayrı ayrı değerler ve hükümler vermemizdir. Örneğin, Peygamberimiz zamanında bu günkü gibi yumuşak yün veya kuş tüyü yataklar yoktu. Sert toprak ve zemin üzerine bir kilim parçası veya hasır atılır onun üzerine uzanıp yatılırdı. Sol tarafımıza yattığımızda da kalbimiz, sert zeminle vücudumuzun ağırlığı arasında kalarak sıkışıyordu. Bu durumda da kalp sağlıklı çalışamıyor ve kan dolaşımı rahat olmuyor, hatta bozuluyordu. Peygamberimiz, o zamanın cahil halkına bu durumun tıbbî açıklamasına girmeden, kısaca “Sol tarafınıza yatmayın” demiştir.
Vay sen misin bunu söyleyen? Ondan sonra herkes, peygamberimizin ne demek istediğini araştırmadan, anlamadan, kendilerine göre bu konuda yorumlar ve görüşler üretmeye başlamışlar. Sonunda insanlar, yüce Allah’ın kendi nefesinden üfleyerek yarattığı vücudu iki parçaya ayırmış, sağ tarafa melekleri yığıp toz kondurmazken, sol tarafınıza şeytanları doldurup verip veriştirmişler. Ve nerede ise sol tarafımızı felç etmişler. Çünkü sol elinizle yemek yiyemezsiniz, yazı yazamazsınız, Kur'anı sol elinizle alamazsınız, sol ayağınızla kapıdan dışarı çıkamazsınız veya giremezsiniz, yani sol tarafınızı istediğiniz gibi kullanamazsınız.
Kısacası, sol tarafımızı, neredeyse bu bedenin bir parçası değil, apayrı, hem de günahkâr, çirkin, iğrenç, adeta mekruh (Dince yasaklı) bir bölüm gibi değerlendirmişler.
Hele, Allah inancının ve Allah ruhunun sembolü olan kalbimizin bulunduğu sol tarafımızı nasıl olur da böylesine suçlarız ve onu adeta felç ederiz, doğrusu akıl erdiremiyorum.
Eğer bedensel yapımızın değerlendirilmesini, dini inançlarımızla bağdaştırarak yapmaya kalkışırsak bu sefer de söyle bir durumla karşılaşıyoruz.
Biliyorsunuz ki, her namazdan sonra tespih çekilir ve tespihin sayısı 99’dur. Peki bu 99 sayısı nereden çıkmıştır, 99 sayısı neyi ifade etmektedir?
Tespihteki 99 sayısı dini inançlara göre Esmaü-l Hüsna’yı, yani Allah’ın 99 güzel sıfatını veya ismini ifade eder. Bu 99 rakamının da Arapça olarak iki avucumuzda yazılı olduğu kabul edilmektedir. Örneğin, avucumuzdaki çizgilere dikkat edersek, sol avucumuz içinde Arapça (LI) 81, sağ avucumuzda (IL) 18 sayısını ifade eden çizgiler bulunmaktadır. Bu iki sayını toplamı ise tespihin 99 sayısını oluşturmaktadır.
Allah’ın güzel isimlerinin veya sıfatlarının ifadesi olarak kabul edilen 81 isim, sol elimizin avuç içinde bulunuyorken nasıl olur da sol elimizi uğursuz veya kullanılamayacak kadar mekruh görebilir ve böyle düşünebiliriz.
Buradaki korkunç yanılgımızı görebiliyor musunuz?
Ayrıca, bedensel yapımızda İmanın, Allah’a inanmanın, dua ve ibadetin merkez santralı kabul edilen beyin yapımıza bir bakın. Beynimiz sağ-sol olarak iki parçadan oluşmuştur. Beynimizin sağ tarafı bedenimizin sol tarafını, beynimizin sol tarafı da bedenimizin sağ tarafını yönetmektedir.
Bütün bu verileri dikkate alarak Allah’ın yarattığı o bütünlüğü sağ-sol diye ikiye ayırmamız ve hele bu ayırımda bir tarafı değerli diğer tarafı değersizleştirmek mümkün müdür? Böyle bir ayırım, sağlıklı, mantıklı ve bilimsel olabilir mi?
Her şeyden önemlisi böyle bir ayırımda bulunmak, Allah’ın yarattığı bir bütünün üzerinde değerli-değersiz gibi benzeri değerlendirmeler yapmak, dinsel açıdan da Allah’ın yarattığını değersizleştirmek olmaz mı?
Allah göstermesin, bu bir bakıma Allah’a karşı şirk koşmak, hatta O’nun yapıtını beğenmemek kendine göre parselleyip o parseller üzerinde bir takım değerlendirmeler yapmak Allah’ın yaptığını beğenmemek ve hatta üstünlük iddialarında bulunmak gibi bir durum meydana getirmez mi?
Ve böyle bir ayrım yapmanın tehlikesini, vebâl ve günahını düşünebiliyor musunuz? Bunun altından hangi kul kalkabilir?
Yine bazı dini çevreler, Allah’ın halifesi mertebesindeki insan vücudunu üç parsele ayırarak ve her parseli de kendilerine göre parçalayarak değerlendiriyorlar.
Örneğin, insanın baş kısmını ele alıyor ve bu kısma “Levh-i mahfuz”, yani “İnsan kaderinin yazılı olduğu yer” olarak değerlendiriyorlar.
Oysa, kısmen de olsa insan kendi kaderini kendisi yaratmakta, kendisi yazabilmektedir. Aksi halde, yani kader denilen yaşamımız bizim irademiz dışında en ufuk detaya kadar yazılıp takdir edildiyse, o zaman biz bir insan değil robot olarak yaratılmışız demektir ki, o zaman da robot olarak yaratılmış bir varlıktan hesap sorulmaması gerekir. Oysa Allah insana bir düşünce gücü vermiştir ve insan bu düşüncelerini kullanabildiği onu yönlendirebildiği, kanalize edebildiği oranda insandır. Dolayısıyla düşüncelerini nefsinin etkisinden kurtaran kişiler yücelir, yani Levh-i mahfuz mertebesine yükselir. Bir başka deyişle insan, bu davranışları ile kendi kaderini değiştirebilecek veya yazabilecek mertebeye yükselebilir. Buna karşılık düşünceleri ile nefsine yenilen ve nefsinin etkisinin altında kalan kişi, kendi kaderini ve yazgısını olumsuz bir şekilde etkilemiş olur.
Bunun içindir ki, Kur'anın bir çok ayetinde mealen “DÜŞÜNDÜKLERİNİZDEN SORUMLUSUNUZ” denilmektedir. (BAKARA Sur. 2/284)
İnsanın boynundan göbeğine kadar olan kısmının ise semavatı, gök yapısını temsil ettiği kabul edilmektedir. Çünkü, bu bölümde kalbimiz vardır. Ve insan semavatta, yani gök yüzünde görmek istediklerini kendi semavatında, kendi vücudunda, yani kendi kalbinde görmelidir. Çünkü insan bedeninde semavat, insanın kalbidir. Onun içindir ki insan, semavat denilen gök’ü ve dolayısıyla bunların yaratıcısı olan Allah’ı kendi kalbinde görebilmelidir.
Göbekten aşağı kısım ise toprağı, küre-i arzı temsil etmektedir ki bu da, hayat dediğimiz dünya yaşamını temsil etmektedir. Dünya yaşamı da manevî inanç aleminde nefsi, yani kötülüğü ve günahı sembolize etmektedir. Bir başka deyişle insanın göbekten aşağı kısmı, günaha, basit ve adi işleri yapmaya yatkın bir bölge gibi değerlendirilmekte ve kabul edilmektedir.
Vücudumuz bunun gibi daha bir çok bölgelere ve parçalara ayrılarak, kendi dünyevi görüş ve ölçülerimize göre değerlendirilmektedir.
Oysa, insanın Allah’ın halifesi olduğunu ve halifeliğin de, halifesi olduğu kişiyi, makamı veya nesneyi temsil etmek olduğunu unutuyoruz. Dolayısıyla Allah’ın halifesi, yani bir bakıma Allah’ın temsilcisi sıfatındaki bir insanı nasıl olurda parsellere ve parçalara ayırarak değerlendirebiliriz? Bu, bir bakıma, haşa Allah’ı parselleyip değerlendirmek gibi olmaz mı? Çünkü biz, insan üzerindeki değerlendirmeyi, Yüce Allah’ın bir bütününü, bir TEKliği parçalayarak ve parselleyerek yapıyoruz. Oysa biz parselleme işlemini Yüce Allah’ın yarattığı bu bedensel TEKliği parsellere ve parçalara ayırarak yapıyoruz. Bu mümkün olabilir mi?
Sanıyorum ki, burada ki en büyük yanılgı, insanın çevresindeki her şeyi madde olarak görmesinden ve değerlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Böyle olmasaydı,Yüce Allah’ın “ BİZ İNSANI BİR HÜCREDEN YARATTIK.” dediği insanı böylesine parselleyip,parçalayarak dünyevi değerlerle değerlendirmesi mümkün olabilir miydi?
Kısacası, insan bedeninin özü, öz yapısı hücreden ibaret, yani bir hücrenin kendini tamamlamasından oluşan bir oluşumdur. Nasıl bir hücreyi parçalayıp sağ-sol diye değerlendiremezsek, bir hücreden oluşumunu tamamlayan insanın vücudunu da parselleyip, parçalayamayız inancındayım. Bir başka deyişle, insanın vücudunun dış görünümüne bakarak kol, bacak, el, baş, göz, kulak gibi organik parçalara ayırarak değil, onu bir hücre, bir hücreyi de bir insan olarak düşünüp, öyle görüp değerlendirmek gerekir.
Yüce Allah’ın,kendisinin de o insanda göründüğünü belirttiği insanı,lütfen dünyevi gözlerimiz ve değerlendirmelerimizle değil,onu Allah’ın yarattığı o yücelik ve o TEK’lik içinde düşünüp görmeli ve değerlendirmeliyiz.
Yüce Allah’ın sıfatları ile insanda göründüğünü şu ayetlerinde açıkça belirtmiştir.
“Hakikatten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu türlü hikmetlerimizle ve sınamak için yer yüzüne indirdik” TİN Sur. 95/4-5
“İnsanda zahir olduğum kadar hiçbir şeyde zuhur etmedim”
Hadis-i Kutsi
Yani Hadis-i Kutside Yüce Allah “Ben insanda göründüğüm kadar hiçbir şeyde görünmedim” demektedir.
“Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifesi kılan, kiminizi kiminize üstün kılan O’dur.” ENAM Sur. 6/135
Ayetleriyle de insanı kendisine halife olarak yarattığını açıkça belirtmektedir. Ve son olarak Allah ile insan bağıntısının yakınlığını, adeta özdeş olduğunu bildiren şu ayete bakınız.
“Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, çünkü biz ona şah damarından daha yakınız” KAF 50/16
Bunun içindir ki insanı, dünyevi gözlerimiz ve değerlendirmelerimizle değil, onu Allah’ın yarattığı yücelik ve TEKlik içinde Allah’ı ile özdeş olduğunu düşünerek görmeli ve değerlendirilmeliyiz. Bir başka değişle de insanı Allah’ın halifesi olarak görüp değerlendirmeliz.
Özellikle bazı dini çevrelerce insan vücudunun en itici ve en günahkâr, süfli(aşağılık, bayağı, adi) kabul edilen organımız cinsel organlarımızdır. Öylesine ki cinsel organları konuşmak bile ayıp ve günah kabul edilmektedir.
Cinsel organların görev ve işlevlerine bilimsel açıdan bakarak düşünelim ve değerlendirelim. Bu organlar, bizim onlara yalnızca cinsel açıdan baktığımız için bize ayıp ve günahkâr olarak görünmektedir. Eğer onları, doğal yapıları ve doğal görevleri açısından ele alırsak bunların hiç de ayıp ve günah gözü ile bakılacak, değerlendirilecek organlar olmadığını anlarız. Bu organların işlevlerini yapmadığını düşünün. Örneğin vücudumuzda oluşan katı ve sıvı atıkları, nasıl dışarı atarız. Bu atıkları ağzımızdan dışarı atmak durumunda olduğumuzu düşünün. Düşünülmesi bile insanın tüylerini ürpertiyor değil mi? Görüyorsunuz ki bu organların görevi, yaşamımızın en hayati unsurlarından olan vücudumuzda oluşan atıkları dışarı atmaktır. Yalnızca bunu düşünmek bile bu organların önemini ortaya koymaktadır.
İkincisi ise, insan neslinin çoğalmasında yaptığı hizmettir. Yüce Peygamberimizin bize emri “Çoğalınız” değil mi? Cinsel organlar olmasa veya işlevlerini yerine getirmeseler insan nesli nasıl çoğalacak, varlığını nasıl koruyacak?
Eğer, “Biz, organların doğal görevleri ve işlevleri için bir şey demiyoruz, biz bu organları normal kullanımları dışında kullanılmalarına karşıyız. İtirazımız onadır” diyorsanız. O zaman olaya daha geniş açıdan bakarak değerlendirmemiz gerekir.
Örneğin, kalbimizi ele alalım. Kalbimiz, dini inancımızda en üst derecede tutulan bir organımızdır. Peki, Allah’a, Peygambere kalbimizle inandığımız gibi aynı kalpte şeytana inananlarımız yok mu? Allah’a ve Peygambere, dinlere ve bütün dini inançlara aynı kalple inanıyor veya karşı gelip red etmiyor muyuz?
Örneğin dilimiz; aynı dille hem Allah’a inancımızı belirtiyor, ibadetlerimizi yapıyorken, yine aynı dille Allah’a şirk koşuyor ve hatta Allah’ı inkâr edip ona küfür etmiyor muyuz?
Örneğin gözlerimiz; iyilikleri, güzellikleri, Allah yolunu gördüğü kadar kötülükleri, çirkinlikleri ve günahları da aynı gözlerle görmüyor muyuz?
Örneğin ayaklarımız; Camilere, Mekke’ye, Hac’ca gittiğimiz gibi aynı ayaklarla kötülüklere, günah yollarına gitmiyor muyuz?
Örneğin ellerimiz; bu ellerle hem Kur'anı tutup ibadet ediyor, hem de aynı ellerinizle silah tutup vahşice insanları öldürmüyor muyuz? Bir çok sevabı ve günahlarımızı aynı ellerimizle yapmıyor muyuz?
Örneğin beynimiz; aynı beynimizle hem Allah’a inanıyor, hem de Allah’ı red etmiyor muyuz? Aynı beyinle sevapları ve günahları işlemiyor muyuz?
Kısacası, beynimizden ayaklarımıza kadar, Allah’ın verdiği bu vücudu ve organlarımızı iyilik yolunda da kötülük yolunda da aynı oranda kullanma olanağına sahip olan biz insanoğlu değil miyiz? NEDEN kötülük yolunda kullanıldığımız zaman kendinizi değil de organları suçluyoruz? O organları kullanan ve yönlendiren biz insanlara değil miyiz? Neden kötülüklerde ve günahlarda biz değil de organlarımız suçlu oluyor?
Bu ve buna benzer durumlar, insanoğlunun suçu, suçluyu, günahı ve günahkârlığı hep kendisinin dışında arama psikolojisinden kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu bir suç ve günahı işlediğinde, bu konuda pişmanlık duygularını dile getirip suçunu itiraf etmek istediğinde de, söylediği ilk söz “Şeytana uydum” olmaktadır. İnsanoğlu böylece işin içinden kendini sıyırıp bütün suçu şeytana yüklemektedir. Bir hikaye vardır.Bu hikayede adamın birisi öylesine akıl almaz bir suç ve günah işliyor ki anlatılacak gibi değil.İşlediği bu suç ve günahtan pişmanlık duyan kişi, “Allah’ım şeytana uydum beni af et “ deyince,şeytan bile buna dayanamayarak ortaya çıkıp “ Yahu benim bari günahımı alma,ben şeytanken senin yaptığın bu işi böyle yapmayı akıl edemezdim”.diyor.
İnsanoğlu, kendisinin dışında, hatta bu kendi bünyesindeki bir organı bile olsa, suçu ve suçluluğu o organa yüklemekten çekinmemektedir.
İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, şu veya bu organımızın suçlu görülmesinde, onlara suç yüklenmesinde, insanoğlunun bu psikolojik davranışının büyük etkisi olduğu kanısındayım.
Bu gibi davranışlarımızda en büyük yanılgımız ve aldanışımız, kendimizi kandırmamızdır.
En büyük yanılgımız ve aldanışımız ise, bir yandan evrende neye bakarsak bakalım BİR’liği, TEKliği görebileceğimizi, daha doğrusu Allah’ı görmemiz gerektiği düşüncesini anlatmaya, öğretmeye çalışırken, öbür yandan da Allah’ın Halifesi olarak yarattığı insanın bedenini parselleyip, bunları kendimize göre dünyevi değerlerle değerlendirmeye kalkışmamızdır.
Bilmiyorum, içinde bulunduğumuz bu yanlışlığımızın farkına varabiliyor, çelişkimizi görebiliyor muyuz?
Bütün bunların dışında en büyük tehlikeli yanılgımız, Allah’ın Halifesi insanı biz böylesine parselleyip değerlendirmelere tabi tutarken, Allah’ın yaratıcılığını yargılıyor duruma düşmemizdir. Bu durumumuz bizi, Allah’a şirk koşuyor durumuna düşürmüyor mu? Böylece farkına varmadan büyük bir suç ve büyük bir günah işlemiş olmuyor muyuz?
Yani, Allah’ın kendi nefsinden üfleyerek ve kendinden bir parça olarak yarattığı Halifesini, şu veya bu bölümlerinin üzerinde değerlendirmeler yaparak, bizzat Yüce Allah’a karşı suç ve günah işlemiş olmuyor muyuz?
Başka deyişle, Yüce Allah’ın “Ben insanda zahir (göründüğüm) kadar,hiçbir şeyde zahir olmadım.(görünmedim)” diyerek “Semavatı ve Ma Fil Ard” veya “Semavatı Vel-Ard” ayetlerinde “Yerin göğün sahibi” olan Yüce Allah’ın kendisine Halife olarak yarattığı insanı parselleyip, bazı bölümlerini beğenmemek veya değersizleşmek gibi bir yargılamanın içine girmek, bizi haddini aşan insanlar durumuna düşürmüyor mu?
İnsan bedenini böylesine parselleyip değerlendirme düşüncesinin nereden alındığını ve bu düşüncenin kaynağını bilmiyorum. Çünkü Kur'anda insan bedenini böylesine parselleyerek değerlendiren bir ayet görmedim. Tam aksine insanın güzelliğini, bütünlüğünü ve mükemmelliğini belirten ayetler gördüm. Örneğin yukarıda yazmış olduğumuz TİN suresi ayet 4-5’i lütfen bir kez daha dikkatli okuyalım ve düşünelim.
Bakın yüce Allah yarattığı insan için ne diyor?

“ŞÜPHESİZ, BİZ İNSANI EN GÜZEL BİR BİÇİMDE YARATTIK. SONRA ONU TÜRLÜ HİKMETLERİMİZLE (DONATTIK) VE SINAMAK İÇİN YERYÜZÜNE İNDİRDİK” demektedir.
Biz, Allah’ın en güzel biçimde yarattığını belirttiği insanın bedenini parselliyor ve bu parseller üzerinde ayırım yaparak değerlendirmeler yapıyoruz.
Allah’ın ayetlerinde “Şüphesiz” likle belirttiği insanın yapısına şüphe ile bakıyor ve onun üzerine şüpheler yaratıyoruz.
Kısacası, Kur'anda “Amel defteri sol tarafından verilenler” ayeti bulunmaktadır ama burada ki “SOL” sözcüğü, bir yön, istikamet, cihet belirtmek için kullanılmıştır. Ve vücudumuzun sol tarafı ile bir ilgisi yoktur. Yani bir yön, istikamet, cihet belirtmek için kullanılmış olan bir sol sözcüğünü getirip vücudumuzun sol tarafına adapte ederek, ona göre yorumlara girmek yanlışı, yanılgısı içinde olduğumuzu sanıyorum ki bütün yanlış ve yanılgılarımız da buradan kaynaklanmaktadır.
Beden yapımıza ve bedensel yapımızla yaşamımıza etkileyen iki ana faktörden biri biyolojik, ikincisi de psikolojik etkileşimlerdir.
Vücudumuzun biyolojik hayatiyetinin temel yapısını oluşturan KAN, ve bu kanın bedensel yapımızda dolaşımını sağlayan vücudumuzun pompa görevini gören kalbimizdir. Ve kalbimiz vücudumuzun sol tarafında bulunmaktadır. Ayrıca, öyle bir vücut yapısı düşünün ki, o vücudun sağ tarafının sağlığını sağlayan organların etkinliği vücudun sol tarafında ve buna karşın yine vücudun sol tarafının sağlığını sağlayan organlar da vücudun sağ tarafında bulunsun. Sonra da kalkıp bu vücudu sağ sol olarak ayrı ayrı iki parça imiş gibi değerlendirmeye kalkışın. Görüyorsunuz ki vücudumuzu biyolojik bakımdan da,sağ-sol taraf diye iki ayrı değerlendirmeye tabi tutmamız mümkün değildir.
Vücudumuzun psikolojik etkinliklerine ve değerlendirmesine gelince;
Din ve Allah inancımız başta olmak üzere bütün manevi inançların, sevgilerin, bütün güzelliklerin duygu merkezi olan kalp, vücudumuzun sol tarafında bulunmuyor mu?. Allah’a kalbimizle inanıyor ve iman ediyoruz,peki Allah’a imanın ve inancın sembolü olan kalbimiz vücudumuzun sol tarafında değil mi?
Peki, dini inancımızın temel yapısını oluşturan Peygamberimiz HZ. MUHAMMED’in (S.A.V) Peygamberlik mührü vücudunun sol tarafında bulunmuyor mu?
Lütfen şimdi düşününüz, Allah varlığını ve inancını taşıyan kalp, vücudun sol tarafında bulunacak. İnandığımız ve iman ettiğimiz dinin Peygamberi HZ. MUHAMMED’in (S.A.V) Peygamberlik mührü sol tarafında bulunacak, sonrada siz kalkacaksınız bu özelliklere ve üstünlüklere sahip olan vücudumuzun sol tarafını ayrı bir parçaymış gibi bir takım olumsuzluklarla, adeta mekruh ve suçlu durumda görecek ve değerlendireceksiniz. Olacak iş değil. Görüyorsunuz ki vücudumuzu ne biyolojik ne de psikolojik olarak iki ayrı parçaya ayırıp değerlendirmek mümkün değildir.

Allah’ınızı severseniz burada büyük bir yanılgı ve aldanış içinde olduğumuzu görmüyor musunuz? Ne olursunuz artık bu yanılgı ve yanlışımızı görelim ve Yüce Allah’ın vücudumuzda oluşturduğu o muhteşem yüce birliği, bütünlüğü ve TEKliği görelim, o bütünlüğe, birliğe, TEK’liğe saygı ve sevgi duyalım.
Ve Allah’ın bizi buna benzer böyle yanılgılardan, yanlışlardan ve aldanışlardan koruması için dua edelim. (*) 14-Mart-1996., Behzat ŞAŞAL

25 Kasım 2008 Salı

DİN İSTİSMARCILIĞI, DİNSİZLİĞE HİZMETTİR
Behzat ŞAŞAL

İnsan oğlu var oluşundan bu güne dek huzur ve mutluluğu aramıştır ve aramaktadır. Bunun için de, kendisine aradıklarını vereceğini sandığı bir takım ideolojiler peşinde koşmuştur, koşmaktadır. Özellikle, kapitalizm ve kominizm ideolojileri insanlığı etkilemiş ve etkilemektedir.
İnsanlar bu ideolojiler ve diğer ideolojilerde aradığını bulamamış ve bunun sonucu olarak büyük bir boşluğa, bunalıma düşmüş ve bir arayış içine girmiştir. Bu arayışta insanlar manevi inançlara ve özellikle de dini inançlara yönelmiştir. Bu yönelişi gören bazı açıkgöz çevreler bu yönelişten kendilerine bazı çıkarlar elde etme gayreti içine girmişlerdir. Bu, ekonominin ve toplum yaşamının genel kuralıdır. Bir yerde talep, yani istek çoğalınca o isteğe göre de arzlar, yani bazı sunuşlar ortaya çıkar. Dünyamızda bu gelişimi gören bazı açıkgöz kişiler, din adamları ve siyasiler toplumun bu arayış ve isteklerinden faydalanma yönüne gittiler ve gidiyorlar. Büyük bir ustalıkla dindarlık kisvesine bürünüp toplumun dini inançlarını, onların istekleri ve beklentileri doğrultusunda kullanarak, dini ve insanları istismar edip onları sömürmeye başladılar.
Din ve dini inançları kimi çevreler günlük çıkarları, kimi çevreler de siyasi çıkarları için istismar ettiler ve ediyorlar. Hattâ bu alanda dünyada bir çok dini partiler kuruldu. Bu dini partilerde görev alan kişilerin ne kadar din ile ilgisi vardır, ne kadar dindar insanlardır, bu şüphe edilecek bir durumdur. Zaten bu kişiler için din ve dindarlık önemli değildir. Onlar için önemli olan dindar görünüp, toplumun dini duygularını, dini inançlarını dünyevi ve siyasi çıkarları için kullanabilme ustalığını, becerisini gösterebilmeleridir.Bunlar, toplumu kandırmak için, kalıptan kalıba, kılıktan kılığa girmekten çekinmezler.
Örneğin; Bu tipteki insanlar derhal, dini inançları çağrıştıran isimlerle bir takım şirketler, holdingler kurarak insanların dini duygularını istismar ederek, dine ve insanlara hizmet ediyor görüntüsü altında paralarını alılar ve ortadan kaybolurlar. Onlar, bu davranışlarıyla kârlı olduklarını sanırlar amma, insanların dini inançlarını yıkıp, yok ettiklerini düşünmezler, düşünseler de dikkate almazlar.
Örneğin; Bunlardan bazı kişiler de siyasi parti kurarlar, bu yönde faaliyet göstererek icra-i sanat ederler. Soyguncular, dolandırıcılar sanatlarını yürütmek için derhal bu siyasi partilere girerler ve orada en küçüğünden en büyük kademelerine kadar görev alırlar. Bunlar, günün 24 saatinde, fakat özellikle seçim zamanlarında akıl almaz bir çalışmaya girerler. Açık meydanlardan daha çok gizli köşelerde ve gizli bir şekilde çalışmayı severler. Çünkü; Aldatacakları, kandıracakları toplum çoğunlukla burada yaşar. Öylesine dindar ve dini inançlı görünürler ki, dini ve dini inançları yalnız onlar temsil ediyorlar, onlar koruyorlardır. Hafazan Allah, onlar olmazsa bu memlekette ve bu millette ne din kalacak ne iman... Onlar gibi düşünmemek, onlar gibi yaşayıp giyinmemek dine karşı gelmektir, dinsizliktir, imansızlıktır.
Kısacası, dinin ve dini inançların tek temsilcisi onlardır. Bunun için de seçimlerde yalnız onlara oy verilmesi gerekir. Onların dışındaki partilere oy vermek, Allah göstermesin dinsizlikle eşdeğer bir durumdur. Onlar, gerekli yerlerde ve gerekli gördükleri insanlara bir küçük altın veya bazı yardımlar karşılığında inandıkları din kitaplarının üstüne, kendi partilerine oy vereceklerine dair yemin ettirirler. Pek tabiidir ki bunlar hep din adına, Allah adına yapılır. Yoksa hiçbir art niyetleri yoktur !. Çünkü onlar Allah aşkı ile yanan insanlardır !
Bu ve buna benzer aldatmacalar, kandırmacaları ile dini inançlı insanlardan din adına oy isterler. Bunun sonucunda, ya doğrudan doğruya iktidar veya iktidar ortağı olurlar.
İşte, işin iç yüzü o zaman ortaya çıkar. Çünkü, seçimlerden sonra din adına oy almış olanların en azından üçte birinin suçlu kişiler olduğunu, adaletten kurtulmak için bu parti kanalıyla seçilip dokunulmazlık hakkı kazandıklarını, dokunulmazlığın arkasına saklandıklarını görürler. Yani, bazı kişilerin, hırsızların, dolandırıcıların, silâh ve esrar kaçakçılarının, hattâ cani ve katillerin, dini görünümlü bir partiden, dini görünümleri ile seçildiklerini görürler.
Dini görünümlü bu partilerde rüşvetçilik, dalavere, dolandırıcılık gibi işler, fatura ve arsa yolsuzlukları, kısacası burada yazmakla bitmez din adına yapılan bir sürü yalana-dolana dayanan işler ortaya çıkar. Amma onlar, bu işlerde o kadar ustalaşmış, pişmiş kimselerdir ki, halâ kendilerini dindar, namuslu, ahlâk timsali kişiler olarak göstermesini bilirler. Bu işi ustalıkla becerirler. Öylesine ki, kendi suçlarını başkalarının üzerine atarak, karşıt kişileri suçlu göstermesini çok iyi bilirler.
Kısacası, din adına “dini görünümlü” akla hayale gelmedik din dışı işler yaparlar. İşin başında millet bunun farkında olmayabilir amma, eninde sonunda uyanır ve oynanan oyunları ve çevrilen dolapları görmeye başlar.
Görmeye başlar da ne olur ?
Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir, onlar yüklerini yüklenmişlerdir.
Burada asıl tehlike ve üzerinde durulması gereken asıl mesele, insanların, aldatılmış olmalarını anlamaları ve bu kişilere bir daha oy vermemeleri değil; Asıl tehlike ve asıl asıl acı sonuç, bu aldatma olayının din adına ve dindar görünümlü insanlar tarafından yapılması ve bunun görülmesidir.
Peki, bu durumda ne olmaktadır ?
İnsanlar, “beni, dini görünümlü sahtekârlar, dolandırıcılar aldattı” demiyorlar. İnsanlar bu gibi durumlarda kendisini aldatan insanları değil, doğrudan doğruya dini ve dini inançları hedef almakta, dine ve dini inançlara karşı inançları zayıflamakta, hattâ yok olmaktadır. İşte bu gibi , yani dini kullanan insanların yaptıkları en büyük kötülük budur.
İnsanların din ve Allah inançlarını yıkmakta ve yok etmektedirler.
Aldatılmanın, dolandırılmanın zararı ve acıları zamanla unutulabilir, fakat yıkılan, yok edilen din ve Allah inancının yeniden var edilmesi imkânsız gibidir. Çünkü, din ve Allah inancı kökünden yıkılıp yok edilmiştir. Bu yıkım, din adına, dindar görünümlü kişiler tarafından yapılmıştır. Bundan sonra onların karşısına gerçek din adamları değil, peygamber çıksa dahi inanmayacaklardır.
Böylece, din ve Allah inancı yok edilmektedir ve yok olmaktadır.
Ne yazık ki bu tehlikeyi görmüyoruz.
Daha açık ve özlü bir sözle; “Din ve dini inançların istismarcılığı, dinsizliğe hizmettir”
Bunu unutmayalım. Çünkü bir çok kişiden; “Eğer bunlar dindar iseler, ben dinsiz olmayı tercih ederim” dediklerini duydum.
Bu çok acı ve çok üzüntü veren bir durumdur.
Halbuki; Söyler’ misiniz, din ve dini inançların istismar edildiği ve din ile aldatılıp kandırılan toplumlarda güvenilir seçim, sağlıklı oy almak mümkün’ müdür ?
Seçim döneminde yapılan konuşmalara ve çalışmalara “seçim kampanyası” deniyor. Oysa, buna “yalan söyleme kampanyası” denilse, bence daha doğrun olur. Çünkü ben, bu güne dek düşündüğüm ve istediğim gibi bir tek “seçim kampanyası” görmedim. Ama, “yalan söyleme kampanyası” çok gördüm.
Aldatılarak, kandırılarak alınan oylar sonucu kurulan iktidar “milli irade” yi temsil edebilir mi?
Eğer, güvenilir seçim ve sağlıklı oylarla bir seçim yapılması, “milli iradenin” oluşması ve temsil edilmesi isteniyorsa, insanların bireysel olsun, toplumsal olsun, din ve dini inançlarının istismar edilerek aldatılması, kandırılması ve sömürülmesi önlenmelidir.
Bunun için de milletçe gerekli bütün tedbirlerin ve önlemlerin alınması zorunlu olmalıdır.
***
BİR ŞEYLER OLUYOR, ANLAYAN VAR MI ?
Dostlarım, hayvanlar arasında olsun, insanlar arasında olsun, dünyamızda canlılar aleminde bir şeyler oluyor, bunun farkında mısınız bilmiyorum. Bu bir şeyler oluş, insanlar alemi
ile hayvanlar alemi arasında bir değişim şeklinde kendini göstermektedir.
Televizyonlarda ve özellikle gazetelerde bilmiyorum dikkatinizi çekiyor mu ?
Gazetede bir resim, güzel bir kedi ve bir fare birlikte yaşıyorlar, fare kedinin üstüne binmiş sırtında oturuyor.
Başka bir gazete de başka bir resim, denize düşen bir kedi yavrusunu bir polis köpeği denize atlayarak onu ağzına alıp, incitmeden sahile çıkarıyor ve ıslanmış kediyi kurutmak için diliyle yalıyor.
Yine başka bir resimde bir köpek, kendi yavruları ile birlikte bir kedi yavrusunu emzirerek besliyor.
Bir kedinin kuşlarla arkadaş olup oynayışını, kuşların kedinin üstüne konduklarını gördünüz mü ?
Ve bir kaplanla ceylan’ın birlikte kardeş kardeş yaşadıklarını gösteren bir başka resim.
Bu ve buna benzer daha bir sürü örnekler.
Bizim bildiğimize göre, tabiatın yaratılış kanununda taban tabana zıt yaratılışlı ve doğal yapıları gereği birbirine düşman oldukları bilinen bu hayvanların sarmaş dolaş, kardeşçe yaşadıklarını görüyoruz.
Buna karşın insan alemine ve yaşamına bir bakalım.
Yine gazetelerde okuyor ve televizyonlarda izliyoruz.
Kolundaki bileziği alabilmek için kesilen, öldürülen insanlar...
Babası 80, annesi 75 yaşlarında, bu yaşlı insanları ağızlarındaki takma dişleri zorla alarak satan bir evlât.
Kendisine para vermiyor diye, yatalak hasta annesini döverek sokağa atan bir başka evlât,
Sakatlar arabasında felçli bir insan, bu felçli insanı hastanelik edecek şekilde döverek o insanın iletişim aracı olan cep telefonunu çalanlar...
Gözleri görmeyen bir insanı, yardım ediyoruz diye ıssız bir yere götürüp orada döverek üstündeki bütün paraları alanlar...
Çantasını almak için insanları yerlerde sürükleyerek öldürenler...
Bunlar niçin, neden yapılmaktadır ?
İnsanlar, bu ve buna benzer daha bir çok kötülükleri PARA için yapmaktadırlar.
İnsanlar için para neyse, köpekler için de kemik aynı şeydir. Köpekler de kemik için birbirleri ile boğuşurlar, ama bir kemik parçası için birbirlerini öldürmemektedirler.
Bundan ders alan var mı ?
Para için öz be öz kızına, nikâhlı karısına fahişelik yaptıran insanlar...
Para için, kutsal kabul edilen vatanını, hattâ dini inançlarını satanlar...
Dostlarım; Hayvanlar alemindeki bu duygusal değişimin ve davranışların farkında mısınız? Buna karşın insanlardaki bu korkunç değişimin, duygusal ve ahlâki değerler bakımından dejenere oluşunu görebiliyor ve izleyebiliyor musunuz ?
Biz insanların ders alması için mi, hayvanlar aleminde böyle bir değişim ve insancıl yardımlaşma oluştuğunu görüyoruz.
Biz insanlara ders olması umuduyla hayvanların böylesine insancıl davranışlara yönelten bu güç nedir ?
Kısacası: Hayvanlarla insanların bazı davranışlarda yer değiştirdiğini görüyor musunuz ?
Bu değişimi; Gören, bilen, anlayan var mı ?
İnsanlık olarak, bunların üzerinde düşünmemiz gerekmez mi ?
Bu gidiş, insanlığın geleceği için büyük bir tehlike değil mi ?
Bu olumsuz gidişi durdurmak, değiştirmek mümkün değil mi ?
Mümkün ise bu nasıl olacak?

10 Kasım 2008 Pazartesi

ÇAĞDAŞLIK ÖLÇEĞİ
BEHZAT ŞAŞAL

Çağdaş toplum ve çağdaş insanın tanımı, o kadar değişik ölçülerle yapılmaktadır ki. Bu kadar çok değişken ölçümlendirmelere karşın, hepsinde de çağdaş toplumu ve çağdaş insanı değerlendirmede bir gerçek payı bulunmaktadır kuşkusuz.
Örneğin, bir toplumda kâğıt tüketimi, o toplumun çağdaşlık ölçeğinde bir kıstas olabilmektedir. Çünkü kâğıt tüketimi bir bakıma, o toplumda basılan gazete, dergi, kitap demektir. Kısacası o toplumun okuma oranı demektir. Çağımızda ise bir toplumun çağdaşlığı, o toplumun okuma oranı ile ölçülmektedir ki, bu da bize kâğıt tüketimi ölçeğini vermektedir. Şüphesiz burada da okunan konuların çağdaş konularla oranı, çağdaşlık değerlendirmesinde ölçek olmalıdır.
Örneğin, kimi toplumlarda çağdaşlık ölçeği, o toplumda tüketilen su miktarı olarak ele alınmaktadır. Su tüketimi temizlik temektir ve çağdaş insanın simgesi olmaktadır. Çağdaş toplumlarda yöneticilerdeki yönetim anlayışı, vatandaşın su gereksinmesini karşılamaktır. Kısıtlamak değil. Bu belediyelerin doğal görevlerinden biri ve başlıcasıdır. Batı ülkelerde belediyeler, vatandaşın su ihtiyacını ücretsiz karşılamakla yükümlüdür. Çünkü su, insanın doğal gereksinmesidir. Oysa çağdışı kalmış veya çağdışı düşüncelerle yönetilen toplumlarda “Daha fazla su harcanmasın” diye, ya su kısıntıları yapılır veya suya zam üstüne zam yapılır.
Örneğin, çağdaşlık ölçeklerinden biri de, enerji, yani elektrik sarfiyatıdır. Bir başka değişle, kişi başına düşen elektrik sarfiyatı ne kadar yüksekse o toplum o kadar çağdaş sayılmaktadır. Bunun içindir ki, çağdaş anlayışlı hükümetler vatandaşın elektrik gereksinmesinden fazlasını üretmeye ve mümkün olduğunca da ucuza vermeye çalışmaktadır. Yani bir bakıma konutlarda kullanılan elektriğe süspansiyon uygulamaktadır. Oysa bazı toplumlarda, insanın su gibi, hava gibi doğal gereksinmeleri içine girmiş olan elektriğin fazla sarf edilmemesi için elektrik fiyatlarına durmaksızın zamlar yapılmaktadır.
Örneğin, çağdaşlık ölçeklerinden biri de, kentsel yaşamda kişi başına düşen yeşil alan birimidir. İnsanların sağlıklı yaşamları için belirli ölçekli yeşil alana ihtiyacı vardır. Bu ölçeğin altındaki yeşil alanlar insan sağlığı bakımından olumsuz sonuçlar vermektedir, bir başka değişle, sakıncalıdır.
Çağdaşlık ölçeğinden biri de, insan sağlığına verilmesi gereken önem, değer olduğuna göre, toplumsal yaşam alanlarında bilimsel verilerle saptanmış bulunan bu belirli yeşil alan ölçeğinin altına inilmemesine, aksine üstüne çıkılmasına dikkat ve özen gösterilmesi gerekmektedir. Oysa çağdışı toplumlarda, kentsel yöneticiler, bir resmi bina yapılma gereksinmesinde ilk akıllarına gelen veya gözlerine ilk takılan yer, kent içinde bir avuç içi kadar kalmış olan yeşil alanlardır. Kısacası, yeşil alanla insan sağlığı arasındaki bağlantıyı göremeyen, düşünemeyen ve bunu değerlendiremeyen yöneticiler, çağdışı kalmış toplumlardan çıkmaktadır.
Örneğin, bazı toplumlarda da, ulaşım ve iletişim araçlarının, topluma oranı, çağdaşlık ölçeği olarak kullanılmaktadır. Bu araçların sayısal oranı kadar, temizliği, zamanında çalışmaları, güvenilirliği gibi, toplum hizmetine sunuluş şekilleri de çağdaşlık anlayışında bir ölçek olarak kullanılmaktadır. Bu ölçümlendirmelerin içine kamu kuruluşlarında kamuya sunulan benzeri hizmet şekilleri de ölçek olarak kullanıla bilinir, değerlendirilebilir. Örneğin, güleryüzlülük, yöneticilerle yönetilenler arsındaki bağlantı ve ilişkiler de bir çağdaşlık ölçeği olarak kullanılabilmektedir. Bir toplumun yöneticileri, yönetimlerini sevgi ve saygı duygusuna mı, yoksa korku duygusuna mı dayandırarak yürütmeyi yeğliyorlar? Yönetici ile yönetilen kitleler arasındaki sevgi ve saygı ile korku bağlantısının oranı, o toplumun çağdaşlığı veya çağ dışlığı hakkında bir ölçek olarak kullanılabilmektedir.
Kısacası, gıda maddelerinin tüketim oranından tutunda, sağlık ve eğitim hizmetleri gibi bizim burada yazamadığımız sizin aklınıza gelebilecek, çağdaş bir insanın yaşamındaki çağdaş gereksinmelerin, o insana kullanım ve sunuluş biçimleri, uygarlığın, çağdaşlığın ölçeği olarak düşünebilinir.
Örneğin, toplumların çağdaşlık değerlendirilmesinde kullanılan bir ölçek de, o toplumda uygulanan ve o toplumun insanları tarafından algılanan ADALET duygusudur. Adalet; insana, insan olarak verilen değer ölçüsüdür. Bir başka değişle, insanın, kurallar ve eşyalar karşısında almış olduğu değer ölçüsüdür. Çağdaş toplumlarda kurallar ve kanunlar, insanların zarar görmemesi için, yani bir başka değişle insanları korumak için konur, çağdışı toplumlarda ise bunun tam aksi uygulanır. Yani çağdışı toplumlarda insanlar değil, kural ve kanunlar önemlidir. Bunun sonucudur ki, ilkel ve çağdışı toplumlarda insanlar, kural ve kanunların baskısı altında adeta kişilik özgürlüklerini kaybedercesine yaşarlar. Bunun için rahatlıkla diyebiliriz ki, eğer bir toplulukta, kurallar ve kanunlar ön değerde, insan ikinci değerde kalıyorsa, o topluluk ilkel ve çağdışı kalmış bir topluluktur. Çağdışı toplumlarda, insanı korumak amacıyla hazırlanmış olan kural ve kanunlar, uygulamalar sonunda insanlara hükmeder duruma gelmektedir. Bu geri kalmışlığın çağdışlığın tipik bir örneği, tipik bir uygulamasıdır. Bulunduğunuz ve yaşadığınız toplulukta uygulanan kurallar, kanunlar ve eşyalar mı ön değerdedir, yoksa insan mı? Yaşadığımız toplumda insan değil de kurallar ve eşyalar ön değerde ise siz çağdışı bir toplumda yaşıyorsunuz demektir.
Örneğin, çağdaş toplumlarda, çağın gerisinde kalmış yazılı kanunlar değil, hakimlerin çağdaş akıl ve mantıkları, yani çağdaş yorumları egemendir. Geri kalmış toplumlarda ise, çağdaş akla ve mantığa dayanan yorumlar değil, çağdışı olduğu bilinse de, yazılı hukuk egemendir. Eğer yaşadığımız toplulukta çağdaş koşullara uyum gösteren aklı ve mantığa dayanan yorumlar değil de, çağdışı kalmış yazılı hukuk kuralları egemense, hiç kuşkunuz olmasın ki siz, çağdışı bir toplumda ve çağdışı bir adalet uygulaması içinde yaşıyorsunuz demektir.
Bizim bu görüşümüzün doğruluğunu, en güzel ve en veciz bir şekilde eski adalet bakanımız Sayın Oltan SUNGURLU 5.Ocak.1987 tarihli konuşmasında belirtmiştir.”İyi kanunlar kötü uygulayıcılar elinde kötü sonuçlar, kötü kanunlar iyi uygulayıcılar elinde iyi sonuçlar verir.” demesi ile doğrulamıştır.
Çok süratli ilerleme gösteren bu çağdaş yaşam, bazı kanunların çağdışı kalması doğaldır. Doğal olmayan, bu çağdışı kalmış kanunların, çağdaş yorumlamalarla uygulayamamaktır. Bir başka değişle, çağdaş bir uygulayıcı, yani kanunlar gibi çağ dışı kalmamış kafa yapısına sahip hukukçular, çağdaş yorumlamaları ile çağdışı kalmış bu gibi kanunları çağdaşlaştırabilirler. Yaşadığımız toplumda, çağdışı kalmış kanunlar, çağdaş düşün yapısına sahip çağdaş yorumlarla uygulanıyorsa, siz çağdaş bir toplumda ve çağdaş bir adalet içinde yaşıyorsunuz demektir. Yok, çağdışı kalmış kanunlar,üzerinde hiçbir yorum yapılmadan körü körüne uygulanıyorsa, bilin ki siz çağdışı bir toplumda ve çağdaşı bir adalet uygulaması içinde yaşıyorsunuz demektir.
Örneğin, çağdaş toplumlarda ve çağdaş adalette, bir insanın suçu ispat edilmeden o kişi suçlanamaz ve suçlu muamelesi uygulanamaz. Oysa çağdışı toplumlarda çağdışı adalet uygulamalarında, kişiler öncelikle suçlanır, suçlu işlemine tabi tutulur, hapishanelere atılır, hapishane yaşamı içinde de mahkemesi devam ettirilir ve genellikle de kişi beraat eder.
Yine çağdaş topluluklarda bir insanın suçluluğunu, onu suçlayan adalet mekanizması ispatlamaya çalışır, oysa çağdışı kalmış toplumlarda ve adalet sistemlerinde ise, adalet tarafından suçlanan kişi, kendisinin suçsuz olduğunu ispatlamaya zorlanır. Yaşadığımız toplumda, siz önceden suçlanıyor ve suçsuzluğunuzu siz ispatlamaya zorlanıyorsanız bu durumda, biliniz ki çağdışı kalmış bir toplumda ve adalet uygulaması içinde yaşıyorsunuz demektir.
Hukuka ve adalet anlayışına yalnızca bir ceza sistemi olarak değil, insan sevgisi açısından bakıp değerlendiren hukuk hocamız sayın Faruk EREN “Suçlu insanın üzerinden suçu kazıyınız altından İNSAN çıkar” demektedir. Oysa, çağdışı toplumlarda, çağdışı hukukun uygulayıcıları ise “İnsanın üzerinden insanlığı kazıyarak altından zorla suçlu çıkarmaktadırlar.”
İçinde yaşadığınız toplumda uygulanan hukuksal uygulamalara bakınız. Ne görüyorsunuz?
Özetle;
1. İçinde yaşadığınız toplumun kanunlarını inceleyiniz. Kanunlarınızın çıkış tarihleri hangi tarihi taşımaktadır ve hangi ülkenin kanunlarından esinlenerek düzenlenmiştir?
2. Ceza kanunlarınız, hoşgörü, tolerans, bir başka değişle sevgi anlayışına mı, yoksa ceza anlayışına mı daha çok dayanmaktadır?
3. Kanunlarınızı çağdaş adalet anlayışının uygulandığı kanunlarla karşılaştırınız. Hangisi daha çok ceza veya sevgi duygusuna dayanmaktadır. Özellikle hapis cezası hangi tip ülkelerin kanunlarında daha çok yer almaktadır?
Bu ve benzeri araştırmalar sonunda gördükleriniz çağdaş bir toplumda ve çağdaş bir adalet uygulaması içinde yaşadığınız duygusunu ve inancını sizde uyandırıyor mu? Eğer böyle bir duygu içinde iseniz, ne mutlu size, kutlarım sizi.
Yok, bunun aksi bir düşüncede iseniz, ne yapmanız gerekir? Doğrusu bunu tam olarak ben de bilemiyorum. Yalnız bilebildiğim bir tek şey var, o da,”Hiç olmazsa tavuk kadar değer verilmesini istememizin en tabii hakkımız olduğudur.”
Tarihini kesin olarak anımsayamıyorum fakat 1987’nin Şubat’ın sonlarında veya Mart ayının başlarında televizyonda yayınlanan bir sabah programında batı ülkelerin birinde, tavuklar üzerinde yapılan bir bilimsel araştırmayı duyurdu. Bu araştırmada, tavukların, yumurtlama zamanlarında, aşağılık kompleksi içine girdiklerini ve yumurtlama devrelerinde bir suçlu gibi gözden uzak, gizlenecek yerler aradıklarını ve oralara sığındıklarını, saklandıklarını saptamışlardır.
Bir tavuğun, yumurtlama devresinde duyabildiği bu aşağılık kompleksini ve tavuk üzerinde yaptığı olumsuz etkileri inceleyen bilim, insanların alınlarına vurulan suçluluk damgasının onlar ve aileleri üzerindeki olumsuz etkilerini neden incelemez ve bunu değerlendirmezler. Bir tavuğun aşağılık kompleksini düşmemesi için gösterilen bilimsel ilginin, insanlar üzerinde de düşünülmesini ve uygulanmasını istemek, haksız bir istek veya hayalperestlik mi olur?
Kısacası, adaleti sağlamak için verilen bir ceza, o insan üzerinde, suç duygusundan daha büyük bunalımlar ve kompleksler yaratılıyorsa, o adalet adaletsizlik yaratmış olur ve bu cezayı verenler, hukuk adına daha büyük suç işlemiş sayılırlar. Adalet ve insanlık adına, hukuk uygulayıcılarımızdan bu durumu dikkatlerinde bulundurmalarını istemek ve talep etmek bilim alanında değer verilen tavuklar kadar hakkımız olsa gerek.
e.Mail :
bşaşal@mynet.com

7 Kasım 2008 Cuma

DİN İSTİSMARCILIĞI, DİNSİZLİĞE HİZMETTİR
Behzat ŞAŞAL
İnsan oğlu var oluşundan bu güne dek huzur ve mutluluğu aramıştır ve aramaktadır. Bunun için de, kendisine aradıklarını vereceğini sandığı bir takım ideolojiler peşinde koşmuştur, koşmaktadır. Özellikle, kapitalizm ve kominizm ideolojileri insanlığı etkilemiş ve etkilemektedir.
İnsanlar bu ideolojiler ve diğer ideolojilerde aradığını bulamamış ve bunun sonucu olarak büyük bir boşluğa, bunalıma düşmüş ve bir arayış içine girmiştir.
Bu arayışta insanlar manevi inançlara ve özellikle de dini inançlara yönelmiştir. Bu yönelişi gören bazı açıkgöz çevreler bu yönelişten kendilerine bazı çıkarlar elde etme gayreti içine girmişlerdir. Bu, ekonominin ve toplum yaşamının genel kuralıdır. Bir yerde talep, yani istek çoğalınca o isteğe göre de arzlar, yani bazı sunuşlar ortaya çıkar. Dünyamızda bu gelişimi gören bazı açıkgöz kişiler, din adamları ve siyasiler toplumun bu arayış ve isteklerinden faydalanma yönüne gittiler ve gidiyorlar. Büyük bir ustalıkla dindarlık kisvesine bürünüp toplumun dini inançlarını, onların istekleri ve beklentileri doğrultusunda kullanarak, dini ve insanları istismar edip onları sömürmeye başladılar.
Din ve dini inançları kimi çevreler günlük çıkarları, kimi çevreler de siyasi çıkarları için istismar ettiler ve ediyorlar. Hattâ bu alanda dünyada bir çok dini partiler kuruldu. Bu dini partilerde görev alan kişilerin ne kadar din ile ilgisi vardır, ne kadar dindar insanlardır, bu şüphe edilecek bir durumdur. Zaten bu kişiler için din ve dindarlık önemli değildir. Onlar için önemli olan dindar görünüp, toplumun dini duygularını, dini inançlarını dünyevi ve siyasi çıkarları için kullanabilme ustalığını, becerisini gösterebilmeleridir.Bunlar, toplumu kandırmak için, kalıptan kalıba, kılıktan kılığa girmekten çekinmezler.
Örneğin; Bu tipteki insanlar derhal, dini inançları çağrıştıran isimlerle bir takım şirketler, holdingler kurarak insanların dini duygularını istismar ederek, dine ve insanlara hizmet ediyor görüntüsü altında paralarını alılar ve ortadan kaybolurlar. Onlar, bu davranışlarıyla kârlı olduklarını sanırlar amma, insanların dini inançlarını yıkıp, yok ettiklerini düşünmezler, düşünseler de dikkate almazlar.
Örneğin; Bunlardan bazı kişiler de siyasi parti kurarlar, bu yönde faaliyet göstererek icra-i sanat ederler. Soyguncular, dolandırıcılar sanatlarını yürütmek için derhal bu siyasi partilere girerler ve orada en küçüğünden en büyük kademelerine kadar görev alırlar. Bunlar, günün 24 saatinde, fakat özellikle seçim zamanlarında akıl almaz bir çalışmaya girerler. Açık meydanlardan daha çok gizli köşelerde ve gizli bir şekilde çalışmayı severler. Çünkü; Aldatacakları, kandıracakları toplum çoğunlukla burada yaşar. Öylesine dindar ve dini inançlı görünürler ki, dini ve dini inançları yalnız onlar temsil ediyorlar, onlar koruyorlardır. Hafazan Allah, onlar olmazsa bu memlekette ve bu millette ne din kalacak ne iman... Onlar gibi düşünmemek, onlar gibi yaşayıp giyinmemek dine karşı gelmektir, dinsizliktir, imansızlıktır.
Kısacası, dinin ve dini inançların tek temsilcisi onlardır. Bunun için de seçimlerde yalnız onlara oy verilmesi gerekir. Onların dışındaki partilere oy vermek, Allah göstermesin dinsizlikle eşdeğer bir durumdur. Onlar, gerekli yerlerde ve gerekli gördükleri insanlara bir küçük altın veya bazı yardımlar karşılığında inandıkları din kitaplarının üstüne, kendi partilerine oy vereceklerine dair yemin ettirirler. Pek tabiidir ki bunlar hep din adına, Allah adına yapılır. Yoksa hiçbir art niyetleri yoktur !. Çünkü onlar Allah aşkı ile yanan insanlardır !
Bu ve buna benzer aldatmacalar, kandırmacaları ile dini inançlı insanlardan din adına oy isterler. Bunun sonucunda, ya doğrudan doğruya iktidar veya iktidar ortağı olurlar.
İşte, işin iç yüzü o zaman ortaya çıkar. Çünkü, seçimlerden sonra din adına oy almış olanların en azından üçte birinin suçlu kişiler olduğunu, adaletten kurtulmak için bu parti kanalıyla seçilip dokunulmazlık hakkı kazandıklarını, dokunulmazlığın arkasına saklandıklarını görürler. Yani, bazı kişilerin, hırsızların, dolandırıcıların, silâh ve esrar kaçakçılarının, hattâ cani ve katillerin, dini görünümlü bir partiden, dini görünümleri ile seçildiklerini görürler.
Dini görünümlü bu partilerde rüşvetçilik, dalavere, dolandırıcılık gibi işler, fatura ve arsa yolsuzlukları, kısacası burada yazmakla bitmez din adına yapılan bir sürü yalana-dolana dayanan işler ortaya çıkar. Amma onlar, bu işlerde o kadar ustalaşmış, pişmiş kimselerdir ki, halâ kendilerini dindar, namuslu, ahlâk timsali kişiler olarak göstermesini bilirler. Bu işi ustalıkla becerirler. Öylesine ki, kendi suçlarını başkalarının üzerine atarak, karşıt kişileri suçlu göstermesini çok iyi bilirler.
Kısacası, din adına “dini görünümlü” akla hayale gelmedik din dışı işler yaparlar. İşin başında millet bunun farkında olmayabilir amma, eninde sonunda uyanır ve oynanan oyunları ve çevrilen dolapları görmeye başlar.
Görmeye başlar da ne olur ?
Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir, onlar yüklerini yüklenmişlerdir.
Burada asıl tehlike ve üzerinde durulması gereken asıl mesele, insanların, aldatılmış olmalarını anlamaları ve bu kişilere bir daha oy vermemeleri değil; Asıl tehlike ve asıl asıl acı sonuç, bu aldatma olayının din adına ve dindar görünümlü insanlar tarafından yapılması ve bunun görülmesidir.
Peki, bu durumda ne olmaktadır ?
İnsanlar, “beni, dini görünümlü sahtekârlar, dolandırıcılar aldattı” demiyorlar. İnsanlar bu gibi durumlarda kendisini aldatan insanları değil, doğrudan doğruya dini ve dini inançları hedef almakta, dine ve dini inançlara karşı inançları zayıflamakta, hattâ yok olmaktadır. İşte bu gibi , yani dini kullanan insanların yaptıkları en büyük kötülük budur.
İnsanların din ve Allah inançlarını yıkmakta ve yok etmektedirler.
Aldatılmanın, dolandırılmanın zararı ve acıları zamanla unutulabilir, fakat yıkılan, yok edilen din ve Allah inancının yeniden var edilmesi imkânsız gibidir. Çünkü, din ve Allah inancı kökünden yıkılıp yok edilmiştir. Bu yıkım, din adına, dindar görünümlü kişiler tarafından yapılmıştır. Bundan sonra onların karşısına gerçek din adamları değil, peygamber çıksa dahi inanmayacaklardır.
Böylece, din ve Allah inancı yok edilmektedir ve yok olmaktadır.
Ne yazık ki bu tehlikeyi görmüyoruz.
Daha açık ve özlü bir sözle; “Din ve dini inançların istismarcılığı, dinsizliğe hizmettir”
Bunu unutmayalım. Çünkü bir çok kişiden; “Eğer bunlar dindar iseler, ben dinsiz olmayı tercih ederim” dediklerini duydum.
Bu çok acı ve çok üzüntü veren bir durumdur.
Halbuki; Söyler’ misiniz, din ve dini inançların istismar edildiği ve din ile aldatılıp kandırılan toplumlarda güvenilir seçim, sağlıklı oy almak mümkün’ müdür ?
Seçim döneminde yapılan konuşmalara ve çalışmalara “seçim kampanyası” deniyor. Oysa, buna “yalan söyleme kampanyası” denilse, bence daha doğrun olur. Çünkü ben, bu güne dek düşündüğüm ve istediğim gibi bir tek “seçim kampanyası” görmedim. Ama, “yalan söyleme kampanyası” çok gördüm.
Aldatılarak, kandırılarak alınan oylar sonucu kurulan iktidar “milli irade” yi temsil edebilir mi?
Eğer, güvenilir seçim ve sağlıklı oylarla bir seçim yapılması, “milli iradenin” oluşması ve temsil edilmesi isteniyorsa, insanların bireysel olsun, toplumsal olsun, din ve dini inançlarının istismar edilerek aldatılması, kandırılması ve sömürülmesi önlenmelidir.
Bunun için de milletçe gerekli bütün tedbirlerin ve önlemlerin alınması zorunlu olmalıdır.
***
BİR ŞEYLER OLUYOR, ANLAYAN VAR MI ?
Behzat ŞAŞAL
Dostlarım, hayvanlar arasında olsun, insanlar arasında olsun, dünyamızda canlılar aleminde bir şeyler oluyor, bunun farkında mısınız bilmiyorum. Bu bir şeyler oluş, insanlar alemi ile hayvanlar alemi arasında bir değişim şeklinde kendini göstermektedir.
Televizyonlarda ve özellikle gazetelerde bilmiyorum dikkatinizi çekiyor mu ?
Gazetede bir resim, güzel bir kedi ve bir fare birlikte yaşıyorlar, fare kedinin üstüne binmiş sırtında oturuyor.
Başka bir gazete de başka bir resim, denize düşen bir kedi yavrusunu bir polis köpeği denize atlayarak onu ağzına alıp, incitmeden sahile çıkarıyor ve ıslanmış kediyi kurutmak için diliyle yalıyor.
Yine başka bir resimde bir köpek, kendi yavruları ile birlikte bir kedi yavrusunu emzirerek besliyor.
Bir kedinin kuşlarla arkadaş olup oynayışını, kuşların kedinin üstüne konduklarını gördünüz mü ?
Ve bir kaplanla ceylan’ın birlikte kardeş kardeş yaşadıklarını gösteren bir başka resim.
Bu ve buna benzer daha bir sürü örnekler.
Bizim bildiğimize göre, tabiatın yaratılış kanununda taban tabana zıt yaratılışlı ve doğal yapıları gereği birbirine düşman oldukları bilinen bu hayvanların sarmaş dolaş, kardeşçe yaşadıklarını görüyoruz.
Buna karşın insan alemine ve yaşamına bir bakalım.
Yine gazetelerde okuyor ve televizyonlarda izliyoruz.
Kolundaki bileziği alabilmek için kesilen, öldürülen insanlar...
Babası 80, annesi 75 yaşlarında, bu yaşlı insanları ağızlarındaki takma dişleri zorla alarak satan bir evlât.
Kendisine para vermiyor diye, yatalak hasta annesini döverek sokağa atan bir başka evlât,
Sakatlar arabasında felçli bir insan, bu felçli insanı hastanelik edecek şekilde döverek o insanın iletişim aracı olan cep telefonunu çalanlar...
Gözleri görmeyen bir insanı, yardım ediyoruz diye ıssız bir yere götürüp orada döverek üstündeki bütün paraları alanlar...
Çantasını almak için insanları yerlerde sürükleyerek öldürenler...
Bunlar niçin, neden yapılmaktadır ?
İnsanlar, bu ve buna benzer daha bir çok kötülükleri PARA için yapmaktadırlar.
İnsanlar için para neyse, köpekler için de kemik aynı şeydir. Köpekler de kemik için birbirleri ile boğuşurlar, ama bir kemik parçası için birbirlerini öldürmemektedirler.
Bundan ders alan var mı ?
Para için öz be öz kızına, nikâhlı karısına fahişelik yaptıran insanlar...
Para için, kutsal kabul edilen vatanını, hattâ dini inançlarını satanlar...
Dostlarım; Hayvanlar alemindeki bu duygusal değişimin ve davranışların farkında mısınız? Buna karşın insanlardaki bu korkunç değişimin, duygusal ve ahlâki değerler bakımından dejenere oluşunu görebiliyor ve izleyebiliyor musunuz ?
Biz insanların ders alması için mi, hayvanlar aleminde böyle bir değişim ve insancıl yardımlaşma oluştuğunu görüyoruz.
Biz insanlara ders olması umuduyla hayvanların böylesine insancıl davranışlara yönelten bu güç nedir ?
Kısacası: Hayvanlarla insanların bazı davranışlarda yer değiştirdiğini görüyor musunuz ?
Bu değişimi; Gören, bilen, anlayan var mı ?
İnsanlık olarak, bunların üzerinde düşünmemiz gerekmez mi ?
Bu gidiş, insanlığın geleceği için büyük bir tehlike değil mi ?
Bu olumsuz gidişi durdurmak, değiştirmek mümkün değil mi ?
Mümkün ise bu nasıl olacak?
e.MAİL: bsasal@mynet.com

1 Kasım 2008 Cumartesi


BİLİM VE DİN ÇEVRELERİNE ÇAĞRI
Birbirinizi yok etmek veya en azından etkisiz hale getirmek için, aranızdaki açık veya gizli zıtlaşmayı, savaşı bırakın artık. Bu zıtlaşma ve savaşta birbirinize değil, bütün insanlığa kötülük ve zarar verdiğinizi görünüz artık.
Düşüncelerinizi ve amaçlarınızı dünyevi çıkarlardan uzak, açık kalplilikle ortaya koyarsanız, aranızda, birbirinizi yok etmeyi gerektiren bir zıtlığın olmadığını göreceksiniz.
Bilimin amacı da, bütün dinlerin amacı gibi insanlığa hizmet etmek değil midir ?
Öyle ise, aranızdaki bu zıtlaşmanın ve düşmanca görüntünün temel nedeni nedir ?
Bilim çevresinin amacı; Her şeyin bilimselliğe dayanması, bilimin ve akılcılığın insan yaşamına egemen olması ve hükmetmesi değil midir ?
Peki, bütün din kitaplarının da temel emirlerinden olup, aydın din çevrelerinin amacı da, din ve dini inançların akıl ve akılcılığa dayanması değil midir? Çünkü, din kitaplarımız, “Siz hiç düşünmez misiniz ?” , “Siz hiç akıl etmez misiniz?” gibi insanları düşünmeye ve akılcılığa davet eden ayetlerle dolu değil mi ?
Din kitabımızda
:
“Neden Kuran’ı dikkatle incelemiyorlar ? Yoksa, akılları üzerinde kilitler mi var ?” ayeti ile insanları açıkça araştırmaya, akılcılığa yani bilimselliğe davet etmiyor mu ?
Ayrıca, yine bütün dini inançlarda “Aklı olmayanın dini yoktur” ayeti ile de insanlara ‘akılcılığı’ önermiş, aklı olmayanın dini inancının da akılcı olmayacağını ve Allah tarafından da makbul kabul edilmeyeceğini açıkça belirtmiyor mu ?
Bilim çevresi, bilimsel bulgularının ve bu bulgulara dayanarak yaptıklarının özüne indiğinde o bilimsel bulgularda Kur’an’daki ayetin bilimsel açıklamasını görecektir. Çünkü, “Kur’an, tabiat kanunları için Allah’ın ilâhi kanunlarıdır” demektedir.
Bilim ve din çevrelerine çağrıda bulunuyorum:

Gelin, bütün bilimsel bulguları ve bu bulgulara dayalı teknolojiyi tabiat kanunları ile, Kur’an daki ilgili bazı ayetleri birlikte değerlendiriniz. Bu durumda bilim ve dinin birbirinden ayrı, özellikle de birbirine karşıt olmadığını, tam aksine ÖZ’de bir olduğunu göreceksiniz.
Öyle ise, bu savaş neyin savaşı ve ‘bu savaş’ niçin verilmektedir ?
Her iki taraf da akılcı bir gözlemle değerlendirmede bulunursa, bazı yanlış anlamalar ve yanılgılar içinde bulunduklarını göreceklerdir.
Bazı bilim çevreleri,‘din ve Allah inancına’ neden karşıdırlar ?
Din ve Allah inancında insanlık için zararlı gördükleri olumsuzlukları lütfen açık kalplilikle ortaya koysunlar.
Din çevreleri de lütfen, bilim çevrelerinin din ve Allah inancına karşı oldukları konular üzerinde akılcı olarak düşünmeli ve bu alanda gerekli bilimsel araştırmaları yapmalıdırlar.
Öyle sanıyorum ki, şu gerçekler ortaya çıkacaktır:
* Bilim çevrelerinin din ve Allah inancında ve bazı dini uygulamalarda karşı oldukları bir çok şeye aydın din çevrelerinin de karşı olduğu görülecektir.
* Din çevreleri de gerekli bilimsel araştırmalarda bulunurlarsa, din ve dini inançlar içinde bilimle ve akılcılıkla bağdaşmayan ve kabul edilemeyecek bir çok hurafe ve batıl inançların varlığını ve uygulamalarını göreceklerdir.
* Din ve dini inançlara karşı olan çevreler de, dini inançlar ve uygulamalar içine karışmış hurafe ve batıl inançları din olarak düşünüp değerlendirme yanılgısından kendilerini ve insanlığı kurtarmalıdırlar.
* Çalışmayı ve bilimsel düşünmeyi ibadet kabul eden dinleri, insanları geri bırakmakla suçlamak yanılgısından kendilerini ve dinleri kurtarmalıdırlar.
* Din, “Din Ahlâktır” diye tanımlanırken, dinleri ahlâk anlayışını bozmakla suçlamak yanılgısından kendinizi de dinleri de kurtarınız.
* Hurafeler ve batıl inançlara karşı savaş açmış olan dinler ne gariptir ki, hurafelik ve batıl inançlılıkla suçlanmaktadır. Bu yanılgıyı görelim artık.
* “Bilim için çalışırken dinden, din için çalışırken bilimden uzaklaşmayın” bu deyiş dinlerin ortak görüşü ve ortak emridir.
Kısacası; Allah’ın, din ve dini kurallarındaki arzu ve amacının, hurafe ve batıl inançlardan arındırarak, dinlerin gerçek felsefesini ortaya çıkarma zamanı gelmiştir.
Allah’ın, akıl ve akılcılığa dayandırdığı din ve dini inançlar ile, dini, akıl ve akılcılığın dışında gösterenleri ayırt ediniz ve dini, akılcılığın dışında gösterenlere karşı olunuz. Ama, Allah’a ve akılcılığa dayanan din ve dini inançlara karşı olmayınız.
Allah’ın, din ve dini inançlarla ortaya koyduğu amacı ; “Sana yapılmasını istemediğin kötü şeyleri sen de başkalarına yapma, sana yapılmasını istediğin iyi şeyleri sen de başkalarına yap” veya “Kendiniz için sevdiğiniz şeyleri başkaları için de sevmedikçe hiçbiriniz iman etmiş sayılmazsınız” değil mi ?
İnsanlık bunu bilmiyor veya bilinmiyorsa, din ve Allah inancını yok etmeye çalışacağımız yerde, dinlerin bu ortak felsefesini insanlığa öğretmemiz, insanlık için çok daha iyi ve faydalı olmaz mı ?
Dine karşı veya dindar olun, bu ortak amaç ve felsefeye karşı olabilir misiniz ?
Bunun için bilimin ve dinin bu ortak amaçlarda el ele vererek insanlığın mutluluğu, huzuru ve buna ulaşılması için çalışmak olmalıdır.
O halde, bilim ve din neden, niçin birbirine karşıt ve düşmanca davranışlar içinde bulunuyorlar ?
En doğrusu, bilim ve din el ele verip, insanlığın mutluluğu için birlikte daha bilinçli, daha akılcı ve daha inançlı olarak çalışmalıdırlar.
İnsanlık, ancak, böyle bir din anlayışı ve yaşam biçimi ile kötülüklerden, savaşlardan kurtulup gerçek mutluluğa ve huzura kavuşacaktır.
Aslında, bilimin de dinin de asli görev ve işlevi budur. Uygulama bu olmalıdır.
Behzat. ŞAŞAL e.Mail; bsasal@mynet.com GSM: 0537.683 95 33
*****************

UNIVERSAL CALL .... COME !..
Let us bring wherever we go
Let us be connectors and unifiers, not sowers of dissent
Let us disseminate
Love where there is hate
Forgiveness where there is injury
Belief where there is doubt
Hope where there is despaır
Light where there is darkness
And joy where there is sorrow
COME!
Let us be
Not of those who see the failure of others,but of who hide their
Not of those who seek consolation, but those who console
Not of those who wish to be understood, but those who understand
Not of those who wish to be loved, but those who love.
COME!
Let us we become
Like the rain, which bestows life without discrimination wherever it flows;
Like the sun, which enlightens all beings everywhere without distinction; like the earth, which though everything steps on it, withholds nothing, and bestows its fruits on everyone.
AND COME!
Be the ones of those hands who give rather than receive
Those who are forgiven because they forgive
Those who are born for Truth, live for Truth,die for Truth,
And let’s be in the stage of the ones who are reborn in the eternal life

Behzat ŞAŞAL

INVITATION TO UNIVERSAL UNION(*)
Starting with the first experiences of the human being, the greatest mistake made is the discrimination among languages, religions and races. However, the scientific diagnosis on DNA proves that all people have the same genetic specialties. So, we are the individuals of the great world family. The discrimination between the religions is the human history. Since there is no different GODS, therefore there is no different religions. If the issue is examined carefully and evaluated with objective rationality, we can see that all the Prophets are God’s Prophets and their mission is to teach and to explain GOD to the people.
Whichever religion we believe in or whatever name we gave a name to those religions, we all pray to and practice for the same GOD that all of us believe in, pray to and practice for.
On the contrary, we have been fighting and killing each other for God along centuries while pretending that there are different GODS and religions.
So, what we are going to say on Doomsday if GOD will ask why we killed each other. Should we reply that we did it for you, how we can give an answer in the case that GOD says: “Did not I create both you and the people you had killed?”
All the religions have common order for the people that:”Do not treat others in a bad way that you do not like to be treated so. Do the others favor that you like to be done so.”
What is the reason that we cannot understand this beautiful comment and do it so?
How can we get rid of those prejudices and evil activities that infuse our personality and subconscious along the centuries?
The only and proper way is criticize us as an individual and a social group for saving ourselves from the adverse impact of the selfish interest. That means we should struggle with our conscious that produces discrimination and wars.
SO…
Come together, in the “Age of the Wisdom” 21 century, let’s get r id of the mistake that has been existing all centuries long.
Come together, perceive that we have the same origin and hug each other frankly, although we have different colors, languages and religious beliefs.
Come together, get the heaven even in this world and in our lives that God promises in the holy boks.
FRIENDLY LOVE…
(*) P.S. ıf you believe in this invitation, please declare this with your signature to all the leaders of the religions, the governments and authorized organizations via all communication tools.
YOUR PAY OFF WOULD BE INFINITE LOVE AND PEACE AND FRATER
NITY
Behzat ŞAŞAL
bsasal@mynet.com // GSM:0537.6839533
P.K. No: 118 [06442] ANKARA/TÜRKİYE

9 Ekim 2008 Perşembe

İNSANLIK İÇİN ÜÇ BÜYÜK TEHLİKE
Behzat ŞAŞAL
Martin Lüter King: “İnsanlar kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendiler; ama kardeşçe yaşamasını öğrenemediler” diyor.
Çok güzel bir görüş, çok güzel bir sözle ortaya konmuş; iyi ama neden, niçin?
Bunun araştırılması ve sebeblerinin ortaya konması gerekiyor.
Bizce insanların kardeşçe yaşamaları için kardeşçe duyguların oluşması, oluşturulması gerekir.
Oysa hayatımızda bunun tam tersi yapılmaktadır.
Bırakın düşmanlar arasında kardeşlik duygusunun oluşturulmasını, öz be öz kardeşler arasında düşmanlık yaratmak için her şey yapılmaktadır.
İnsanlara, insanlık ve insancıl duyguların yok olmasına birçok etkenler sebep olmaktadır.
Biz bu etkenleri genel olarak üç ana madde üzerinde açıklamaya çalışacağız.
1-İnsanların, maddeleştirilmesi, maddileştirilmesi;
İnsana, kendi yapısı yalnızca maddeleştirilerek tanıtıp öğretildi, yani insan, 206 adet iskelet denilen kemikten ve onun etrafını saran adına organ denilen bir takım et parçalarından oluşmuş biyolojik yapılı bir et yığını olarak anlatılıp öğretildi. Oysa insanı insan yapan anatomisini oluşturan o et değil, o et yığınının iç yapısında bulunan ve adına manevi denilen değerlerdir.
İnsan beden yapısının içindeki manevi değerler hiç dikkate alınmadan, insan yalnız madde olarak ele alınmış ve değerlendirilmiştir. İnsana da bu kabul ettirilmiş veya ettirilmeye çalışılmıştır.
Oysa fert olarak insanın ve dolayısı ile bütün insanlığın madde yapısına olduğu kadar, manevi değerlere de ihtiyacı olduğu unutulmakta ve hattâ unutturulmaktadır. İnsanların kardeşçe yaşayabilmesi için, madde yapısı kadar manevi yapısının da korunması ve bunların her ikisi bir ahenk ve bir uyum içinde birbirini bütünleyici, tamamlayıcı şekilde birlikte yaşaması sağlanmalıdır. Ne de tek maddecilik ne tek başına maneviyatçılık mutlu olmasına ve kardeşçe yaşamasına yeterli değildir, tam aksine insanlar manevi inançlardan uzaklaştırılarak yalnızca maddileştirilmeye doğru götürülmektedir.
İnsanlarda manevi inançların ve özellikle sevgi duygusunun yok olmasında en büyük etken, kapitalist ekonomi sisteminin felsefesi ve anlayışı. Çünkü kapitalizmde tek amaç kazanmaktır. Kazan da nasıl kazanırsan kazan. Ticarette amaç elbette kazanmaktır kaybetmek değil. Ama bazı kazanmak anlayışı ve felsefesi insanlığı aldatarak kandırarak kazanmak üzerine inşa edilmiştir. Ne reklamı olursa olsun bütün reklamlara dikkat ediniz, reklamlardaki temel anlayış ve temel yöneliş insanların zayıf taraflarını yakalamak, onların bu zayıf taraflarından faydalanarak mallarını satmaktır. Bunda her türlü aldatmak oyunları oynanmaktadır.
Kazanmak hırsı uğrunda oynanan oyunlar bu uğurda yapılan işlemler insanların manevi i-
özellikle sevgi duygularını yok etmektedir. Hem öylesine ki, bırakın tanımadığı insanları, baba oğul, ağabey kardeş birbirlerini acımasızca aldatma, kandırma oyunları oynamaktadırlar. Bu gibi davranışlar insanlardaki manevi inançları ve sevgi duygusunu yok etmekte, İnsanlarda sevgi duygusu yok olduğu zaman da o insanların bütün insancıl duyguları da yok olmaktadır.
İnsanların kardeşçe yaşaması birbirlerine kardeşçe sevgi duymaları ile mümkündür. Bizce Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV.), bu duruma iki hadisi şerif ile ne güzel ortaya koymuştur -“Kendiniz için sevdiğiniz şeyleri kardeşleriniz için de sevmedikçe tam mümin olamazsınız.” veya; -“İman etmedikçe mümin olamazsınız, insanları sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız.”
Elbette kapitalizm olacaktır ve ticaret yapılacaktır. Unutmayalım ki Peygamberimiz de ticaretle uğraşmış ve ticareti teşvik etmiş bir insandır. Ama bu kapitalizmin işleyişi ve ticaret anlayışı peygamberimizin usulünce ve insanları aldatmak, kandırmak üzerine değil, onları memnun ve mutlu edici tarzda; yani dinî veya insancıl bir anlayışla karşılıklı helallik içinde olmalıdır.
Sosyal veya ticari olsun bütün ilişkilerimiz kardeşçe sevgi duygusuna dayanmalıdır.
Özellikle öğretim ve eğitim sistemimiz kardeşçe sevgi duygusunu öğretici, kazandırıcı şeklinde düzenlenmelidir. İnsanlara kalıplaşmış dini bilgilerden daha çok ve öncelikle “insanlık sevgisi, evrensel kardeşlik sevgisi” verilmeli ve öğretilmelidir. Özellikle insanlara verilen ve verilecek din bilgisi Allah korkusu üzerine değil, Allah sevgisi üzerine olmalıdır.
İnsanda en güçlü ve en kuvvetli duygu sevgi duygusudur. İçinizde ne kadar kuvvetli kıskançlık, kin, intikam gibi benzeri duygular olursa olun ufak bir sevgi duygusu içinizdeki bu ve buna benzer bütün olumsuz duyguları yok eder. Bir bilge kişi “Bir gram sevgi, bin gram bilgiden üstündür.” diyor. İnsanlar ve toplumlar arasındaki bütün kötülükler, kavgalar, savaşlar sevgi duygusu noksanlığından ileri gelmektedir. İnsanlığa yapılacak en büyük hizmet, insanlara karşı kardeşçe sevgi duygusu kazandırılması olacaktır. İnsanlara kardeşçe duyulan evrensel sevgi dışındaki bütün çalışmalar ne kadar iyi niyetli olursa olsun boş çabalardır, “Akıntıya kürek çekmektir.” İnsanlık için, geleceğimiz için bütün çaba ve çalışmalarımız insanlara evrensel kardeşlik duygularının, kardeşçe sevgilerin kazandırılması üzerine olmalıdır.
2-Suni Beslenme;
Suni Uygulamalarla yetiştirilen suni gıdalarla beslenen insan bedenindeki hücrelerin iç yapısında meydana gelen olumsuz etkiler, kalp ve beyin hücreleri üzerinde olumsuz etkilerde bulunmaktadır. Bu olumsuz etkilenmeleri kabul etmiyoruz, etmek istemiyor veya bu gibi etkilenme düşüncesini ilmî bulmuyor ve ısrarla diyoruz ki; lütfen insanlar arasında iki grup oluşturunuz, bir grubu yalnızca tabiî besinlerle, ikinci grubu da tamamen suni besinlerle besleyin ve aradaki farkı görünüz. Suni gıdaların insan bedeninde ve dolayısı ile psikolojik yapısında yaptığı değişimleri dikkate alınız. Bunun için diyoruz ki insanlar az yemeli, ancak tabii gıdalarla beslenmelidir.
Suni gıdaların burada yeterince belirtemediğimiz olumsuz etkileri önlenmedikçe insanların kardeşçe, mutlu, huzurlu yaşamaları imkânsız denecek kadar azdır.
3-Haksız Kazanç;
İnsanlar şu veya bu şekilde başkalarını aldatarak kandırarak kazanç peşinde oldukça ve bu haksız daha doğrusu haram kazançla beslendikleri müddetçe söz konusu ettiğimiz olumsuz etkilerden oluşumlardan kurtulamazlar; kurtulmaları da mümkün değildir.
Çünkü bozulma yozlaşma içerden olmaktadır.
Haksız kazanç, haram lokma yedikçe de bunların hücrelerimiz dolayısı ile bedenimizin içyapısında yaptığı biyolojik ve psikolojik olumsuz etkileşimlerden insanoğlu kendini kurtaramaz. Bu olumsuz etkilerden kurtulmadıkça da insanların, sağlıklı, mutlu ve huzurlu olabilme imkânı yok gibidir.
Özet Olarak;
İnsanların yapılarında, tabiatından gelen güzel ve sağlıklı özellikleri ile manevi özellikleri korunmalıdır. Manevi değerler hiçbir zaman maddi çıkarlar uğrunda harcanmamalı, ziyan edilip kaybedilmemelidir. İnsanların tabiî maddi ve manevi değerlerinin olumsuz etkilerle bozulması önlenmelidir. Bu önleme insanların birbirlerine kardeşçe davranışlarını da oluşturacaktır.
Burada yazdıklarımı yalnızca dinî açıdan bakarak değil, ilmî açıdan inceleyip değerlendirilmelidir. Bu değerlendirme de, söz konusu ettiğim etkileri hücre yapımızın içyapısında meydana gelen değişimleri inceleyerek yapılmalıdır. Bu olumsuz etkileşim ve değişimlerin insanlar üzerinde yaptığı etkiler incelenmelidir.
İnsanların ve insanlığın barış içinde mutlu, huzurlu ve kardeşçe yaşamasını istiyorsak, insanın tabiî yapısının bozulmamasına dikkat etmeliyiz; bozulursa, insanda da birçok şeyin bozulduğunu bilmeliyiz ve bu bozulmaları dikkate almalıyız.
İnsanın, insanlığın sağlığı, mutluluğu ve huzuru tabiat kanunlarına dikkatli bir uyumla mümkündür. Tabiatın verdiğini suni etkileşimlerle bozarsanız, zararını tabiat değil insanlık çekecektir ve çekmektedir. Aklımızı kullanıp, ne tabiata ne de kendimize çektirelim...
Kaynak:
ERCİYES Ekim 2006 Sayı: 346, 21-22. s..
bkey="ilhangul1919.c2d462238c9dbae418db3ee9d1a62f05";

7 Ekim 2008 Salı

AYIP OLMUYOR MU?...
Behzat ŞAŞAL
İçimizdeki bazı çevrelerce akıl almadık yalan ve iftiralarla hakaret edilerek yok edilmek istenen Atatürk için yabancı siyaset ve ilim adamlarının söylediklerine bir bakın ;
İstanbulda bir konferans veren Amerikalı tarih profesorü Justin Mc Carty :“ Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistanda olurdu, ama Trakya ve Anadoluda kalmazdı.100 yılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya ovasından sürülmeleri ve atılmaları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz ?
Ne Türk ne de Türkiye kalırdı.
Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini de kurtardı.” diyerek şu açıklamayı yapıyor;“1800-1922 arası çok kötü bir yüzyıl olmuştur.
Bu süreç içinde bir çok müslüman ülkeleri yok edilmiş ve bu dönemde 5 milyon 381 bin müslüman göç etmek zorunda kalmış, 5 milyon 60 bin müslüman öldürülmüştür.
Bu ibret tablosu karşısında sormak gerekiyor.
Mustafa Kemalin itildiği Konya ovasını gözler önüne getirin. Bir yüzyılda nereden nereye gelinmiş!
Ben size diyorum ki, Atatürk olmasaydı, Türk kalmazdı. Atatürk diyebilirdi ki, ben Selanik’e kadar gidiyorum. Herkes arkasından giderdi. Hayır, o büyük önder Türklerin ne kadar acı çektiğini, ne bedel ödediğini biliyordu.
O tam tersine, düşmanlıkları, nefreti unutmasını ulusuna telkin etti. Ve sadece büyük bir insanın söyleyebileceği “Yurtta barış dünyada barış”sözünü söyledi.” diyor.
Pakistanın kurucularından Muhammed İkbal Atatürk için, “ O yalnızca Türk toplumunun Atası değil, bütün mazlum ülkelerin ve şarkın da atasıdır.” demiştir.Kur’an tercümesini insanlık alemine kazandıran Nezir Ahmet ile Feth Muhammed Han bu büyük eserini Atatürk’e “İslam dünyasının müncisi (Selamete çıkaran, kurtaran) Atatürk hazretlerine yadigardır.” diyerek ithaf etmiştir.
Dünyanın bütün bilim adamları, hatta savaşta yendiği düşmanları bile Atatürk’ ü takdir edip saygı gösterirken, bizde bazı çevrelerin Atatürk düşmanı olmaları doğrusu akıl alacak gibi değil.Bu Atatürk düşmanlığının kökenindeki nedenler nelerdir?Bunun üzerinde bilimsel olarak dikkatle durulması ve bu çelişkinin açıklanması gerekir.
Bu durum incelendiğinde ve bu düşmanlığın özünde, dini inançların savunulmasından daha çok, bazı gizli menfaatlerin, çıkarların etkin rol oynadığı görülecektir.Kısacası, Atatürk bütün dünya aydınları tarafından takdir edilip saygıyla anılırken, bizim (bazı çevrelerce) hakaret edilmesi ayıp olmuyor mu ?

29 Eylül 2008 Pazartesi

27 Eylül 2008 Cumartesi

BİLİM VE DİN ÇEVRELERİNE Ç A Ğ R I
Behzat ŞAŞAL, 24 Eylül 2006
Birbirinizi yok etmek veya en azından etkisiz hale getirmek için, aranızdaki açık veya gizli zıtlaşmayı, savaşı bırakın artık. Bu zıtlaşma ve savaşta birbirinize değil, bütün insanlığa kötülük ve zarar verdiğinizi görünüz artık.
Düşüncelerinizi ve amaçlarınızı dünyevi çıkarlardan uzak, açık kalplilikle ortaya koyarsanız, aranızda, birbirinizi yok etmeyi gerektiren bir zıtlığın olmadığını göreceksiniz.
Bilimin amacı da, bütün dinlerin amacı gibi insanlığa hizmet etmek değil midir ?
Öyle ise, aranızdaki bu zıtlaşmanın ve düşmanca görüntünün temel nedeni nedir ?
Bilim çevresinin amacı; Her şeyin bilimselliğe dayanması, bilimin ve akılcılığın insan yaşamına egemen olması ve hükmetmesi değil midir ?
Peki, bütün din kitaplarının da temel emirlerinden olup, aydın din çevrelerinin amacı da, din ve dini inançların akıl ve akılcılığa dayanması değil midir? Çünkü, din kitaplarımız, “Siz hiç düşünmez misiniz ?” , “Siz hiç akıl etmez misiniz?” gibi insanları düşünmeye ve akılcılığa davet eden ayetlerle dolu değil mi ?
Din kitabımızda :
“Neden Kuran’ı dikkatle incelemiyorlar ?
Yoksa, akılları üzerinde kilitler mi var ?” ayeti ile insanları açıkça araştırmaya, akılcılığa yani bilimselliğe davet etmiyor mu ?
Ayrıca, yine bütün dini inançlarda “Aklı olmayanın dini yoktur” ayeti ile de insanlara ‘akılcılığı’ önermiş, aklı olmayanın dini inancının da akılcı olmayacağını ve Allah tarafından da makbul kabul edilmeyeceğini açıkça belirtmiyor mu ?
Bilim çevresi, bilimsel bulgularının ve bu bulgulara dayanarak yaptıklarının özüne indiğinde o bilimsel bulgularda Kur’an’daki ayetin bilimsel açıklamasını görecektir. Çünkü, “Kur’an, tabiat kanunları için Allah’ın ilâhi kanunlarıdır” demektedir.
Bilim ve din çevrelerine çağrıda bulunuyorum:
Gelin, bütün bilimsel bulguları ve bu bulgulara dayalı teknolojiyi tabiat kanunları ile, Kur’an daki ilgili bazı ayetleri birlikte değerlendiriniz. Bu durumda bilim ve dinin birbirinden ayrı, özellikle de birbirine karşıt olmadığını, tam aksine ÖZ’de bir olduğunu göreceksiniz.
Öyle ise, bu savaş neyin savaşı ve ‘bu savaş’ niçin verilmektedir ?
Her iki taraf da akılcı bir gözlemle değerlendirmede bulunursa, bazı yanlış anlamalar ve yanılgılar içinde bulunduklarını göreceklerdir.
Bazı bilim çevreleri,‘din ve Allah inancına’ neden karşıdırlar ?
Din ve Allah inancında insanlık için zararlı gördükleri olumsuzlukları lütfen açık kalplilikle ortaya koysunlar.
Din çevreleri de lütfen, bilim çevrelerinin din ve Allah inancına karşı oldukları konular üzerinde akılcı olarak düşünmeli ve bu alanda gerekli bilimsel araştırmaları yapmalıdırlar.
Öyle sanıyorum ki, şu gerçekler ortaya çıkacaktır:
-->Bilim çevrelerinin din ve Allah inancında ve bazı dini uygulamalarda karşı oldukları bir çok şeye aydın din çevrelerinin de karşı olduğu görülecektir.
-->Din çevreleri de gerekli bilimsel araştırmalarda bulunurlarsa, din ve dini inançlar içinde bilimle ve akılcılıkla bağdaşmayan ve kabul edilemeyecek bir çok hurafe ve batıl inançların varlığını ve uygulamalarını göreceklerdir.
-->Din ve dini inançlara karşı olan çevreler de, dini inançlar ve uygulamalar içine karışmış hurafe ve batıl inançları din olarak düşünüp değerlendirme yanılgısından kendilerini ve insanlığı kurtarmalıdırlar.
-->Çalışmayı ve bilimsel düşünmeyi ibadet kabul eden dinleri, insanları geri bırakmakla suçlamak yanılgısından kendilerini ve dinleri kurtarmalıdırlar.
-->Din, “Din Ahlâktır” diye tanımlanırken, dinleri ahlâk anlayışını bozmakla suçlamak yanılgısından kendinizi de dinleri de kurtarınız.
-->Hurafeler ve batıl inançlara karşı savaş açmış olan dinler ne gariptir ki, hurafelik ve batıl inançlılıkla suçlanmaktadır. Bu yanılgıyı görelim artık.
-->“Bilim için çalışırken dinden, din için çalışırken bilimden uzaklaşmayın” bu deyiş dinlerin ortak görüşü ve ortak emridir.
Kısacası; Allah’ın, din ve dini kurallarındaki arzu ve amacının, hurafe ve batıl inançlardan arındırarak, dinlerin gerçek felsefesini ortaya çıkarma zamanı gelmiştir.
Allah’ın, akıl ve akılcılığa dayandırdığı din ve dini inançlar ile, dini, akıl ve akılcılığın dışında gösterenleri ayırt ediniz ve dini, akılcılığın dışında gösterenlere karşı olunuz. Ama, Allah’a ve akılcılığa dayanan din ve dini inançlara karşı olmayınız.
Allah’ın, din ve dini inançlarla ortaya koyduğu amacı ; “Sana yapılmasını istemediğin kötü şeyleri sen de başkalarına yapma, sana yapılmasını istediğin iyi şeyleri sen de başkalarına yap” veya “Kendiniz için sevdiğiniz şeyleri başkaları için de sevmedikçe hiçbiriniz iman etmiş sayılmazsınız” değil mi ?
İnsanlık bunu bilmiyor veya bilinmiyorsa, din ve Allah inancını yok etmeye çalışacağımız yerde, dinlerin bu ortak felsefesini insanlığa öğretmemiz, insanlık için çok daha iyi ve faydalı olmaz mı ?
Dine karşı veya dindar olun, bu ortak amaç ve felsefeye karşı olabilir misiniz ?
Bunun için bilimin ve dinin bu ortak amaçlarda el ele vererek insanlığın mutluluğu, huzuru ve buna ulaşılması için çalışmak olmalıdır.
O halde, bilim ve din neden, niçin birbirine karşıt ve düşmanca davranışlar içinde bulunuyorlar ?
En doğrusu, bilim ve din el ele verip, insanlığın mutluluğu için birlikte daha bilinçli, daha akılcı ve daha inançlı olarak çalışmalıdırlar.
İnsanlık, ancak, böyle bir din anlayışı ve yaşam biçimi ile kötülüklerden, savaşlardan kurtulup gerçek mutluluğa ve huzura kavuşacaktır.
Aslında, bilimin de dinin de asli görev ve işlevi budur. Uygulama bu olmalıdır.
Behzat ŞAŞAL

26 Eylül 2008 Cuma

DİN VE KUANTUM FİZİĞİ -I-
Behzat ŞAŞAL
Yazının başlığı okunur okunmaz bazı kişilerin, “hoppala kuantum fiziğinin din ile ne ilgisi var, bu kadar da olmaz artık” dediğini duyar gibi oluyorum. Bunu bu şekilde söyleyenler de, düşünenler de haklıdırlar, çünkü din ve din anlayışı biz insanlara belli kurallar ve belli kalıplar içinde anlatıldı ve öğretildi. Yani, öğretilen kuralları uygularsan dindarsın, uygulamazsan dindar değilsin gibi bir anlayışın ve mantığın etkisi ile yetiştik. Dinin, belli şekillerin ve belli kalıpların uygulanması olmadığını çok geç öğrendik. Bu öğrendik sözcüğünü belirli kişiler açısından söylüyorum, yoksa bunu halâ öğrenememiş büyük bir çoğunluk bulunmaktadır.Din nedir; sorusunu soralım ve bunun cevabını bilimsel verilerde hep birlikte araştıralım.
Din; adına Allah dediğimiz bir yaratıcının ve bu yarattıklarını yöneten bir gücün varlığına inanmaktır. Peki , varlığına inandığımız bu yaratıcı ve yönetici gücün varlığını nerede ve nasıl göreceğiz?Öncelikle Allah’ın yaratıcı ve yönetici varlığına bakalım. Allah’ın varlığını görebilmemiz için, adına “doğa” dediğimiz doğa varlığının var oluşunu sağlayan, oluşturan varlıkların var oluş ve işleyiş sistemlerini bilimsel olarak incelemeye çalışalım. İncelemenin özüne inmesek bile hiç olmazsa yüzeysel olarak fakat akılcılıkla bakmaya çalışalım.
Doğa varlığının işleyiş sisteminin öz yapısına inebilmemiz için, o varlıkların en alt birimine inmeliyiz.
Doğa varlıklarının en alt birimi “Atom ve Hücre’dir”.Doğadaki varlıkları oluşturan en alt birim olan atom ve hücre, insan denen varlığın yapısının da en alt birimini oluşturmaktadır. Dolayısıyla doğayı olsun, insanı olsun tanımak ve anlayabilmek için öncelikle onların oluşumunu oluşturan atom ve hücre yapısını çok iyi bilmemiz gerekir. Atom ve hücre yapısının işlevini bilmeyen bir insanın, ne doğayı ne insanı ve de ne Allah’ı bilmesi ve anlaması mümkün değildir.Gelin, çok basit ve anlayacağımız bir şekilde maddelerin ve varlıkların temel taşlarından biri olan atom varlığını yüzeysel de olsa anlayabileceğimiz bir şekilde öğrenmeye ve anlamaya çalışalım.
AT O M :Atomun, varlığını ve maddenin en küçük parçası olduğunu sanıyorum. Atomun varlığı eski Yunan medeniyetlerinde M.Ö ‘den beri bilinmektedir. Yakın bir tarih diyebileceğimiz zamana kadar okullarda kimya dersinde, “maddenin en küçük parçası atomdur”- “atom, maddenin parçalanamayan en küçük parçasıdır” diye öğretilirdi. Laboratuarlarda elektro mikroskopla atom yapısının iç varlıkları görünüp incelenmeye başlandıktan sonra, atom hakkındaki bütün bilinenler değişime uğradı. Önceleri bütün maddelerde ortak bir atom varlığı kabul edilirken, atomun elektro mikroskoplarla incelenmeye başlanmasıyla, daha doğrusu atomun iç yapısına girildiğinde, her maddenin kendine özgü atom yapısına sahip olduğu görüldü. Atomun içinde bir çekirdek denilen parça ve bu çekirdek denilen parçanın etrafında dönen nötron ve elektronlar. İşin en enteresan ve orijinal tarafı her maddenin, atomun içindeki nötron ve elektron sayısının değişik olmasıdır. Her atomdaki elektron sayısının değişik olması, o atomun nitelik ve özelliklerinin değişik olmasını ifade etmektedir. Atomun yapısı içinde en küçük parçacığın çekirdek ve elektronlar olduğu sanılırken, çekirdeğin de içinde küçük parçacıklar olduğu tespit edildi. Çekirdek içindeki bu küçük parçacıkların önce üç parça olduğu tespit edildi ve bu parçacıklara Quantum=Kuantum denildi.
Fakat son bilimsel araştırmalar bu kuantum parçacıklarının sayısı üzerinde yeni buluşlar ortaya çıktı. Bu sayı önce beş, daha sonra altıya çıktı. Bu sayı daha artacak mıdır, bugün için kesin olarak bilinmiyor.Peki, bütün bunlar atom yapısında neyi veya neleri ifade etmektedir?Bunu açıklayabilmek için öncelikle atom çekirdeğinin ne olduğunu bilmemiz gerekir. Atom çekirdeği kendine özgü bir çekim kuvvetine sahip bulunmaktadır ve bu çekim kuvveti sayesinde çevresinde elektronlar, proton ve nötronlar dolaşmaktadır. Bütün bunlar, atom çekirdeğinde çok büyük bir elektriksel güç, elektriksel enerji oluşturmaktadır.Bir atom çekirdeğinin parçalanması sonucu çok büyük bir enerji ortaya çıkmaktadır. Atom bombası denilen enerji de işte bu çekirdeğinin parçalanması sonucu ortaya çıkan bir enerjidir. Atomun parçalanmasından elde edilen enerjiyle çalışan bir atom denizaltısı yapıldı. Bu atom deniz altısı bütün dünyayı deniz altından dolaşıp geldi. Bunun için ne kadar yakıt kullanıldı biliyor musunuz ? Portakal büyüklüğünde bir uranyum kullanıldı. Bu, binlerce ton petrole yakın enerji demektir.
Bununla bir atom tanesindeki enerjinin gücünü düşünebiliyor musunuz?
Bu açıklamalarla şu hususu belirtmek istiyorum. Bilimsel verilere göre bir insanın beden yapısı 60 ile 100 trilyon hücreden oluşmaktadır. Bir hücrenin içinde kaç atom bulunmaktadır, bu da kesin ve sabit bir sayı ile açıklanabilmiş değildir.Şimdi de bir tek atom parçasının yapısını ve özelliklerini, yine yüzeysel olarak açıklamaya çalışalım.Bütün atomlar kendi yapılarına ve özelliklerine özgü çevrelerine ışın, vibrasyon, titreşim, manyetik dalga, elektronik dalga gibi benzer yayınlar yaparlar.
Bu durumu fizikçi Nick Herbert şöyle açıklamaktadır: “Dünya, sadece yüzeysel baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbasıdır”. “Olanlarla olacakları bizler gözlem aletlerimizle belirlemekteyiz” diyen Bohr’a, John Wiheler “Bizler sadece gözlemci değiliz, olanları anlatma hakkımız olduğu gibi, oluşturan da yine bizleriz.” Diyerek, Bohr’un bu görüşlerine katılmaktadır.Bilimsel olarak yapılan bu gözlemler nelerdir ve bu oluşumları da oluşturan yine bizleriz demekle ne denmek istenmektedir.? Bir atom taneciği proton, nötron, elektron ve çekirdekten oluşmaktadır. Fakat çekirdeğin içinde de kuantum denilen parçacıkların bulunduğu da son bilimsel araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır. Bu kuantum parçacıklarının sayıları ne olursa olsun, üçlü gruplar halinde bulundukları saptanmıştır. Bunlara da kuark grubu denilmektedir.Şimdi atom üzerinde yapılan araştırmalara, çok eskilere gitmeden, yakın tarihlerdeki bilimsel açıklamalara şöyle bir bakalım:
1831-Michael Faraday: Mıknatısın etrafında hatlar meydana getiren görünmez manyetik kuvvetlerin var olduğu hipotezini ortaya attı.1861-James Maxwel: Elektro manyetizma kanunlarını formüle etti. Buna göre ışık, elektromanyetik bir dalgaydı.1900-Philippe Lenard: Elektronun foto-elektrik olayında rolünü ortaya koydu.1905-Albert Einstein: “Quantifiye olmuş ışıklı enerji modelini” ni teklif etti.
Foton : Bu, kara madde içinde ve foto-elektrik olayında, enerji değişimlerinin quantifikasyonunu izah etmeye izin verdi. Bir ışık dalgasının (huzmesinin, demetinin) enerji “uniform” (tek biçimli) olarak dağılmaz ve fakat “ışık tanecikleri”içinde yoğunlaşmış (konsantre olmuş) vaziyette dağılır ki bunlara foton denir. Fotonlar, “belirlenmiş bir miktar enerji” taşırlar. Bir Foton’un enerjisi, dalga boyuna (uzunluğuna) bağlıdır. Bundan sonraki açıklamalarımızda sık sık geçeceğinden bu iki terimin tanımını açıklamakta fayda var. Foto: IşıkFoton: Işık veren, ışık tanecikleri taşıyan parçacıklarFotoelektrik:Işığın etkisiyle elektrik üretme-ışık ışımalarının etkisiyle oluşan her türlü elektrik olayıKuantum: Enerji paketçikleri, ışık enerjisinin dalga paketleri halinde aktarılması 1923-Arthur H.Compton: X ışınlarının uzunluğunun, hafif atomlar tarafından yayıldıklarında, arttığını belirledi. Bu, X ışınları cismin tabiatlarını (özelliklerini) ortaya koydu.Yani, atomlardan ve hücrelerden, aslında hücrelerden sandığımız X ışınları da, o hücrenin içindeki atomdan yayınlanan ışın veya ışınlardır. Bu ışınlar, yayınlandığı atomun veya hücrenin bazı yetenek ve özelliklerini yansıtmaktadır. İleride yapacağımız açıklamalarda bu hususu lütfen hatırlayınız.1926-Eryin Schroedinger:
Atomlardan yayınlanan dalgaların işlevinin zaman içinde tekamülünü (gelişimini-olgunlaşmasını) tanımladı.1926-Max Born: Atom dalgalarının işlevlerine bir izah (açıklama) getirdi.Bir mekânda bu dalgaların varlığı orada bir parçacığın varlığının ihtimalini (olasılığını) temsil eder.Bir başka deyişle, bir maddeden, atomdan yayınlanan dalgalar, o maddenin varlığının kanıtı olmaktadır.Yer altındaki madenlerin bulunması; madenlerin yayınladıkları kendilerine özgü dalgaların aparatlarla algılanması ve değerlendirilmesi sayesinde olmaktadır. Çünkü her maden yada madde kendi atom yapısına göre ve kendine özgü bir dalga, yani frekans yayınlamaktadır. Yayınlanan bu dalgalar, frekanslar değerlendirilerek, görünmediği halde yer altında hangi madenin bulunduğu tespit edilebilmektedir.
1927-Clinton Davisson ve Lester Germer: Elektronların dalgalar gibi davrandığını (etkin olduğunu) iddia ettiler.Aynı zamanda bu dalgalar, kendilerini oluşturan elektronların davranışlarının da kanıtı olmuyor mu?
1929-Estermann ve Otto Sterin: Ağır moleküllerinde dalgalar gibi davrandığını, etkin olduğunu ortaya koydular.Fizik biliminde fizikçiler arasında, ışığın parçacık mı, dalgacık mı olduğu hususu uzun süre tartışılmıştır.Örneğin Newton’a göre, ışık parçacık akımıdır, bazı fizikçilere göre ise ışık tamamen dalgacıktır.Einstein ise, ışığın hem dalgacık hem de parçacık karakterinde olduğunu ortaya koymuştur. Doğrusuda budur. Çünkü ışık bu iki özelliğe de sahip bulunmaktadır. Bunu ileride yapacağımız açıklamalarda sizlerde göreceksiniz.Max Planck: Atom çekirdeğinin içindeki parçacıklara Quant-Kuant kavramını ilk kullanan kişi olmuştur.Einstein ise kuant kavramını Foton kavramı ile eşdeğer olarak kullanmıştır.
Çünkü Einstein’a göre Foton: ışık veren ve ışık taneciklerini taşıyan parçacık olarak tanımlanmaktadır.Foton için “optik Quant” kavramı da kullanılır. Çünkü Fotonlar aynı zamanda elektro manyetik kuvvetlerin etkileşim partikülleri olarak kabul edilmektedir.Parçacık (partikül) Teorisi ve Dalga teorisi; ışık parçacıklarından meydana gelir, ancak bazı açılardan da dalga gibi davranır.Evren üzerinde var olan bütün varlıklardaki görünen enerji ve maddi olan ne varsa kuantlardan oluşmuştur, kuantlardan meydana gelmiştir. Bir fotonun taşıdığı enerji değişebilir.Örneğin kırmızı ışık fotonu, yeşil ışık fotonundan daha az enerji taşır. Bir fotonun taşıdığı enerji miktarını bilirsek, enerji tipini belirleyebiliriz. Daha fazla enerjisi olan fotonların kütlesi daha büyüktür. Bu manada, daha ağırdırlar ve bir engele çarptıklarında daha büyük bir basınca sebep olurlar.Evrendeki bütün dalgalar osilasyonların, yani salınım ve titreşimler sonucu oluşmaktadır. Bütün dalga hareketleri iki ana yapıya sahip bulunmaktadır; Frekans ve dalga boyu.Buraya kadar bütün yazdıklarımızı Albert Einstein’ın görelilik ve izafiyet teorisi denilen formül ile formüllendirebiliriz.
Enerji = kütle x ışık hızının karesi. (E=mxc2)Bu formülde: E = Enerji, M=Kütle ve C=ışık hızı’dır.Einstein’ın bu teorisi, bilim dünyamız ile yaşamımıza neler kazandırmış ve kazandıracaktır?Bu teoremle maddi varlıklar yalnızca göründükleri cisimsel varlıklarıyla ele alınmadı, aynı zamanda o maddelerin iç varlıklarına girildi ve daha da girilecektir. Madde varlığının iç varlığına giriş, bilim insanını yalnızca maddelerin “maddi yapısını” değil, ayrıca onun psikolojik veya maddi yapısından da önemli olan akıl ve ruh varlığı da denilebilen tarafını incelemeye doğru götürecektir.Einstein bu teori ile, madde ve enerjinin aslında aynı şey olduğunu ortaya koymuştur.Yani, maddenin aslında enerjinin bir görüntüsü olduğunu kanıtlamıştır.Buna göre; kolaylıkla ışığın bir madde olduğu söylenebilir. Çünkü madde enerjiye dönüşebilmektedir. Bunun en tipik örneği, Maddedeki atom yapısının elektrik enerjisine ve atom bombasına dönüşmesidir.Evrende var olan bütün varlıklar, yani atom ve hücresel yapıya sahip bütün varlıklar, evrene sürekli olarak yapılarından enerji yayarlar.Enerji çok hızlı bir madde veya madde çok yavaş (veya durağan) bir enerjidir.
Aradaki fark “hız”dır. Elektrik akımının bir iletici vasıta ile iletilmesi gibi, canlılığın iletimi içinde genetik birimlerine ihtiyaç vardır.Evrende her şey zıddıyla birlikte vardır. Bu bilimselliğin gereği olarak, maddenin de bir karşıtı yada simetriği mevcuttur .Anti-madde (karşıt madde-zıt madde.)Madde artı değildir. Sıfırdan daha ağır, uzun, buna mukabil yavaştır. Enerji ışık hızında devindiğinde, hareket ettiğinden sıfır değerlidir. Madde, kütlesini bu hızda muhafaza edemez, koruyamaz. Kuantlara (boyutsuz.ağırlıksız) varlıklara dönüşerek kütlesini yitirir, sıfırlar. Işık hızına ulaşan bir insanın öz kütlesi sıfır grama iner, boyu da sıfır cm.dir, yani maddi varlığı ortadan kalkar.Eğer madde, ışık hızının ötesine ulaşırsa, bu kez eksi değerden söz edilir. Bu değerler bugün elimizde mevcut araçlarla ölçülemez. Dolayısıyla böyle bir varlık ölçülemez ve görülemez. Örneğin, şuur/bilinç böyle bir varlıktır, yani uzay-zaman boyutunun dışında beşinci bir boyuttur. Eksi bir uzay-zaman boyutunda nur (enerji) olarak mevcuttur. Bu eksi parçacıklara “Takyon” adı verilmektedir.
Takyon: Hızlı parçacık demektir.Enerji maddeye hükmeder, Takyonlar ise şuur-bilinç enerjisine hükmeder.Takyonlar aleminde bilinç, şuur aleminde varlıklar,100.000 km uzunluğunda ve eksi 100.000 kg ağırlığında olabilmektedir. Bunlara latif varlıklar da denilebilir.Madde, hareket halinde ışıktan daha hızlı olduğunda, yani, ışık hızını aştığı zaman kendine yeni bir kütle kazanır. Fakat, bu kütle eksi bir kütledir. Burada her şey ışıktan daha hızlı bir osilâsyona, titreşime sahip olduğu için maddi alem tarafından idrak edilemez. Bu alemin diğer ismi “misal alemi” dir. Bu alemde her şey madde aleminin tersine davranır, maddeler yere düşmez yukarı hareketlenir. Bunlar maddi alemin hakimleridir. Şuurun birleşimi yani maddi boyutlara hükmeden takyonik boyut olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda şuur üst mana buutudur.Şuurun, bilincin oluşum mekanı kuvvetle muhtemel beyindir.Beynimiz somut bir varlıktır, ama düşüncelerimiz, duygularımız, rüyalarımız ve benzeri soyut varlıklardır. Ölçülemezler, elle tutulamazlar, gözle görülemezler. Ama insanlar yönetirler. İşte bu düşüncelerimiz ve duygularımız sayesinde bedenimizi terk eder, bilmediğimiz yerlere gideriz. Sayısız fanteziler üretebilir, hatıralarla baş başa kalabiliriz. İşte bu noktada bütün varlıkların şuurlu, bilinçli düşüncelerin, aşk, duygu, sevgi, düşünce, rüya, hayal, zeka, idrak, akıl ve benzerleri maddi bedenimiz olarak, “değildir” görüşü daha kuvvetli görünmektedir. Oysa, son elli yılda yapılan incelemelerde kuantların altyapıları incelenmiş ve bir çok “Quant altı varlığına” ulaşılmıştır. Yüzyılımızın başında ortaya atılan iki teori, fizik ve felsefe dünyamızı çok derinden etkiledi. Bunlar kuantum ve rölâtivite teorileriydi. Rölativite teorisi tek başına, kendi başına kendi yolunda yürüyen bir kişinin ürünüyken, kuantum teorisi; Planck, Eeinstein, Bohr, De Broglis, Schroetmger, Heisenberg, Diroc, ve Poul gibi Nobel ödülü kazanmış, kişilerin katkılarıyla oluşmuştur.Otuz yıl kadar süren bir arayışın sonunda da “kuantum mekaniği” denilen yeni bir bilim felsefesi oluştu. İlerde açıklamalarımızda faydalı olur umuduyla bazı terimleri açıklayalım.Kuantum mekaniği: Atom altı parçacıkların fiziksel yapılarını (konum, momentum gibi…) matematiksel bazı denklemlerle açıklama sistematiğidir.Dalga boyu: Belli bir anda, bir dalga tepesinden en yakın dalga tepesine olan mesafedir.Elektromanyetik dalgaların oluşturduğu; gama, x, mor ötesi görünen ışık ve kızıl ötesi ışınlarıyla, mikro dalgalar, radyo, radar ve televizyon dalgalarını farklı özellikler göstermesi, sadece aralarındaki dalga boyu farklılıkları nedeniyledir. Bu farklılıklar ise, elektromanyetik dalgaları taşıyan, adına “foton” dediğimiz parçaların oluşturduğu enerji miktarına bağlıdır. Foton’un enerjisi ne kadar fazla ise dalga boyu (iki dalga tepeciği arasındaki mesafe) o kadar kısadır. Frekansı ise; bir saniyede belli bir yerden geçen dalga sayısı, o kadar fazladır.
Madde: Çeşitli frekansları paketler halinde bulunduran ve bu frekansları yayan bir kaynak.
Foto elektrik: Radyasyonun tanecik görünümünün daha basit bir örneğidir.Einstein 1905 yılında yayımladığı makalelerinden birinde bu konuyu açıklıyordu.Foto elektrik olayını en basit olarak şöyle izah edebiliriz. Metal bir yüzeye düşürülen ışık, yüzeyden elektron koparır. Koparılan elektron, devrede bir akım meydana getirir.Einstein, ışığın aslında dalgalar olmayıp fotonlardan, yani kuatum paketçiklerinden, parçacıklarından oluştuğunu öne sürerek sonuca açıklama getirdi.Buna göre metal yüzeyden kopan elektronun hızı, kuantum paketçiğinin, parçacıklarının enerjisine veya frekansına bağlıdır.Böylece Einstein, ışığın bir dalga olmayıp, parçacıklar, fotonlar, topluluğu olması gerektiğini öne sürdü.Görünürde çelişki gibi görünen bu durum, yani ışığın dalga mı yoksa parçacık mı olduğu ikilemi bulunmaktadır. Modern yoruma göre her iki karakter de doğrudur. Çünkü ışık bazı olaylarda dalga, bazı olaylarda da parçacık gibi davranır. Ama iki karakterini aynı anda gösteremez.Danimarkalı bilim adamı Neils Bohr (1885-1963) 1913’te atom yapısına ilişkin günümüzde de kabul edilen bir teori oluşturdu. Bu teori Plack’ın orijinal kuantum teorisi, Einstein’ın ışığın foton kavramı ve Rutherford’un atom modelinin fikirlerinin birleşimidir.Bohr teorisinin varsayımları şunlardır:
1- Elektron, protonun etrafında Coulomb yani artı yükün, eksi yükü çekmesi, çekim kuvvetinin etkisi altında, dairsel yörüngede hareket eder.
2- Elektron, atom etrafında belirli yörüngede bulunur. Bu yörüngeler çeşitli enerji seviyelerindedir. Bir üst yörüngeye geçmek için enerjiye ihtiyaç duyulur, alt seviyeye geçmek içinde dışarıya enerji verilir.
3- Elektron ancak, enerji E1 olan kararlı bir durumdan, daha düşük enerjili bir E2 durumuna geçiş yaptığında enerji farkıyla orantılı bir enerji yayınlar.Bohr’un bu teorisi, hidrojen atomunda ve hidrojene benzeyen bir kez iyonlaşmış iyon ile, iki kez iyonlaşmış lityum gibi iyonlarda başarıyla uygulandı.Atomik sistemlerin yeni mekaniğine doğru ilk cesur adım 1923 yılında Louis Victor De Broglie tarafından atıldı. De Broglie, dokdora tezinde, fotonların dalga ve tanecik özelliklerine sahip olmalarından dolayı, belki bütün madde biçimlerinin tanecik özellikleri olduğu kadar dalga özelliklerine de sahip olacakları tezini ileri sürdü. De Broglie’e göre elektkronlar, hem tanecik hem de dalga olarak ikili bir doğa yapısına sahiptirler. Her elektrona, ona uzayda yol gösteren veya “yörünge çizen” bir dalga eşlik ediyordu. De Broglie bu teorisi ile 1929 yılında Nobel ödülünü almıştır.Schrodinger, 1926 yılında “Schrodinger dalga denklemi” olarak açıkladığı elektron dalgalarını eski fizikçilerin aşina olduğu, yakından bildikleri su ve ses dalgalarının denklemleri gibi matematiksel bir denklemle açıkladı, ifade etti.Scnridinger, kuatumun dışladığı neden-sonuç bağını dalga denklemi yardımıyla güya ortadan kaldırıyordu. Ona göre elektronların bir durumundan bir başka duruma ani değişimlerinin sebebini elektron geçişlerini bir keman telinin titreşimleri gibi, bir notadan diğerine (bir başka deyişle bir frekanstan bir başka frekansa) geçiş olarak yorumladı.Fizikçi Dirac’ın fiziğe önemli katkısı, 1928 de özel rölativite (izafiyet-görecelik) teorisini kuantum mekaniği ile uyuşturması, bağdaştırması olmuştur.Sonuç olarak; Kuantum fiziği tek ve kesin bir son’u değil, bir takım olası sonuçlar öngörür ve her birinin ne kadar mümkün olduğunu açıklar.Bütün bu açıklamaların sonucu olarak fizikçi Nick Herbert, dünyayı “sadece gözle baktığınız zaman madde görüntüsü veren, oysa aslında durmaksızın akan bir dalga (elektromanyetik ve biyomanyetik dalga) çorbası olarak tanımlamaktadır.”Fizikçi John Wheler ise, “bizler sadece bir gözlemci değiliz, olanları anlatma açıklama hakkımız olduğu gibi, onları oluşturan da yine bizleriz” demektedir.Ve “Olanlarla olacakları bizler gözlem aletlerimizle belirlemekteyiz” diyen Bohr’a da hak vermektedir.En son olarak Maurane, “Ayrıştır, ayrıştır, ayır. Bu işin sonu yok” sözüyle atom biliminin derinliğini ve sonsuz denecek kadar sınırsızlığını belirtmektedir.(Atomla ilgili bu açıklamalarımız için sayın Dr. Hakkı Açıkalın’ın internet kanalındaki
QANTUM FİZİĞİ hakkındaki bilgilerinden yararlanılmıştır.)
HÜCRE: Görsek de görmesek de evrende var olduğunu kabul ettiğimiz bütün varlıkların temel yapısı, temel taşı, atom ve hücre denilen gözle görülmeyen, elle tutulmayan küçük parçacıklardan oluşmaktadır. Atomun bugün için bilinen bazı bilimsel içerikli özelliklerini açıklamaya çalıştık. Atomun ikiz kardeşi, hatta aynı yumurtadan olan ikiz kardeşi kadar birbirine benzeyen, adeta özdeş denecek kadar birbirini tamamlayan, bütünleyen “HÜCRE” yapısından da biraz söz edelim. Şunu içtenlikle söyleyebilirim ki atom için yazdıklarımızı, yaptığımız açıklamaları hemen hemen aynen hücre yapısı ve işlevleri içinde söyleyebilir, yazabiliriz. Hücreyi ve hücrenin işlevlerini tanımak ve anlamak istiyorsanız, atom için yapılan açıklamaların hücre içinde yapıldığını kabul edebilirsiniz. Aklınızda bir şüphe kalmaması için yine de hücre hakkında bazı açıklamalar yapmaya çalışalım.Hücrelerin incelenmesi ile canlı varlıkların fonksiyon ve kimyasının yapısına lütfen dikkat edin. Bu, hücre “kimyasının” anlaşılmasının temelidir. Özellikle elektron mikroskobunun bulunmasıyla hücre alanındaki çalışmalar hızla ilerlemiş ve tıp biliminde akıl almaz buluşlar ve gelişmeler olmuştur.Hücre yapısında genellikle bulunan elemanlar şunlardır:
Öncelikle hücrenin yapısını sınırlayan plazma denilen dış zar, dış zarın iç kısmında hücre sıvısı denilen sitoplazma ve bu sıvının içinde bulunan hücre çekirdeği nukleus bulunmaktadır. Pek tabii olarak hücre çekirdeğini de sınırlayan çekirdek zarı dediğimiz nukleol bulunmaktadır.Sitoplazma denilen hücre sıvısının içinde ribosomlar, sentrol, mitokonriomlar, lisozomlar, Golki cihazı denilen parçacıklar bulunmaktadır. Burada tıp ve hücre bilgisi verecek değiliz. Biz, bize gerekli parçaları dikkate alarak açıklamalarımızı yapmaya çalışacağız.Fazla teknik ve bilimsel açıklamalara girmeden halk diliyle hücre içi oluşumları açıklamaya çalışalım.Hücre sıvısının içinde birçok maddelerin oluşumu ile birlikte RNA, DNA ve birtakım genetik yapılar bulunmaktadır.Atom ile hücre arasındaki benzerliğe lütfen dikkat ediniz.Atomun çevresinde olduğu gibi hücre yapısını da sınırlayan bir zar bulunmaktadır.Hücrenin iç yapısında birçok parçacık bulunduğu gibi atomun içinde de elektron,.nötron gibi parçacıklar bulunmaktadır. Atomun bir çekirdek yapısı olduğu gibi hücrenin de, bir çekirdek yapısı bulunmaktadır. Atom çekirdeğinin içinde adına kuantum dediğimiz parçacıklar bulunduğu gibi, hücrenin içindeki çekirdek yapısında da atom çekirdeğinin içinde bulunan kuantum parçalarına benzer RNA, DNA ve genetik yapımızı oluşturan parçacıklar bulunmaktadır.Atom, çevresine ışın ve elektron parçacıkları yayınlayarak etrafında elektromanyetik dalgalar oluşturmaktadır.
Hücre yapımız da aynı vaziyette çevresine biyomanyetik dalgalarla biyoenerji yayınlamaktadır.. Yalnız bizim vücudumuzdan yayınlanmakta olan manyetik dalgalar, atom tarafından yayınlanan elektromanyetik dalgalar mıdır? Yoksa hücreler tarafından yayınlanan biyomanyetik dalgalar mıdır? Bu iki dalgayı birbirinden kesin bir şekilde ayırmak sanıyorum ki bugünkü bilimle mümkün değildir. Çünkü hücre yapımızın içinde atomlar da bulunmaktadır. İç içe olan bu iki varlıktan yayınlanan elektro ve biyomanyetik dalgaların kesin olarak birbirinden ayrımı yapılamaz inancındayım.
Zaten bu ayrım da fazla önemli değil, önemli olan elektromanyetik dalga olsun, biyomanyetik dalga olsun, bunların ne olup ne olmadığı ve bunların bizim üzerimizdeki etkinliğidir. Önemli olan söz konusu bu dalgaları kendi irademizle kontrolümüz altına alıp bizim onları kullanıp kullanamama durumumuzdur.Biliyorsunuz elektrik; bir maddenin atomların içindeki elektron, pozitron, proton gibi parçacıkların hareketleri ile oluşan bir enerji türüdür. Bir başka deyişle elektrik; Atomlar arasında elektron alış verişi olayından oluşan bir oluşumdur. Bu enerji türü aynen hücre yapımızda da bulunmaktadır. Biliyorsunuz ki tıp bilimde, kalp ve beyin elektronlarımız çekilmektedir. Şüphesiz bu elektriksel akım, bizim hücre yapımızda oluşan ve yayınlanan elektromanyetik dalgalardır. Oysa bizim vücudumuzda yalnızca kalp ve beynimizden değil, bütün organlarımızdan hatta bütün hücrelerimizden yayınlanmaktadır. Bedenimizden yayınlanan elektromanyetik veya biyomanyetik dalgaları çok kaba ve yüzeysel bir benzetme ile evlerimizde, günlük yaşamımızda kullandığımız elektrik akımıyla da bağlantı kurabiliriz.Evlerimizde her yere döşenen elektrik tesisatını bir düşünün. Bu elektrik tesisatında devreye sokulan bir aparat olamadığı zaman, bu tesisat yalnızca bir tel döşemesinden ibarettir..Ama devreye bir ütü, fırın, soba gibi benzeri aparatlar soktuğumuzda tellerdeki elektrik ütü’de, fırında ısıya, televizyon aparatında görüntüye, radyoda ses’e, ampulde ışığa dönüşür. Elektriğin aparatlar aracılığıyla dönüşümlerini ve işlevlerini lütfen bir düşünün.Burada olan nedir? Elektrik devresine sokulan değişik aparatlar elektriği kendi işlevlerine dönüştürmektedirler.İnsan vücudunda da böyle bir elektrik akımı ve elektrik donanımı bulunmaktadır. Peki, insan vücudundaki bu elektrik akımını değişik işlevlere dönüştüren nedir? Normal elektrik akımını değişik işlevlere dönüştüren değişik aparatların yerini, bizim vücudumuzda beynimiz almaktadır. Yani beyin yapımız, daha doğrusu düşüncelerimiz, düşünce yapımız, elektrik devresine sokulan ve elektriği değişik işlevlere dönüştüren aparatlar yerini almakta ve düşüncelerimiz aparatların işlevlerini görmektedir.Düşüncelerimiz, özellikle belli amaçlara yöneltilmiş, belli amaçlar üzerinde yoğunlaşmış düşüncelerimizin, inançlarımızın ve amaçlarımızın oluşmasında büyük etkinliği olmaktadır. Özellikle de şunu açıklamakta fayda var. 1- Gelip geçici, yüzeysel düşüncelerimizin etkinliği olmaz. Bu durumu şuna benzetebiliriz. Elimizde televizyon kumanda aleti ile kanala basıyoruz, televizyonda o kanalın görüntüsü oluşmadan kumanda düğmesine basıp kanal değiştiriyoruz ve bunu devamlı yapıyoruz, sonra da doğru dürüst televizyon seyredemediğimizden şikayet ediyoruz. 2- Düşüncelerimiz ve amaçlarımız uğrunda hiçbir çalışma yapmıyoruz, hiçbir çaba sarf etmiyoruz ama, yan gelip yatarak amaçlarımızın olmasını düşünüyor ve istiyoruz. Nerede o yağma Hasan’ın böreği.Böyle bir börek ziyafeti varsa bize de haber verin. Eğer bu işlemi bir Allah inancı ile yapıyorsanız, çok büyük bir yanılgı içindesiniz demektir. Allah’ınızı severseniz, söyler misiniz siz Allah’ı nasıl düşünüyor, nasıl hayal ediyorsunuz? Haşa huzurdan, siz Allah’ı bir kahyanız, bir vekilharcınız veya Alaaddin’in sihirli lambasındaki dev mi zannediyorsunuz? Siz yan gelip yatacaksınız, hiçbir çalışma, hiçbir çaba göstermeyeceksiniz ama, Allah sizin düşündüğünüz bütün düşüncelerinizi, dualarınızı derhal yerine getirecek.Yok öyle bir şey, çalışmadan, hak etmeden nasıl bir üniversite diploması alamazsanız, çalışmadan da bir şey elde edemezsiniz. Siz, amacınız uğrunda elinizden gelen çalışmayı yapacaksınız, Allah’tan bu çalışmalarınızda size yardımcı olmasını, emeklerinizin boşa gitmemesini isteyebilirsiniz. Ama, yan gelip yatarak bir şey isteyemezsiniz. Dini çevrelerde bazı dua satan açıkgözler vardır. İnsanlara bir takım dualar satarlar, o duayı okudunuz mu veya üstünüzde taşıdınız mı işiniz iş, her işiniz tamam, işler tıkırında. Bu duaları okuyup ta duadan beklentileri olmadı mı bazı insanlar, bu sefer Allah’tan dini inançlardan kuşkuya düşmektedirler. Oysa Kur’anda birçok ayette “Ancak çalışmalarınız karşılığını alacaksınız” diye bizleri açıkça uyaran birçok ayet bulunmaktadır. Bizler, bizleri uyaran bu ayetleri dikkate almıyoruz. Çalışmadan, bir çaba sarf etmeden yalnız dualarla yattığımız yerden her şeye sahip olmak istiyoruz. Yok böyle bir yağma.
BİYO FREKANSLAR :Peki, amaçlarımızın ve düşüncelerimizin oluşmasında, düşünce yapımızın, düşüncelerimizin gücü ve etkinliği nedir? Her düşüncemiz muhakkak olur mu? Ve bu etkileme veya etkileşim olayı nasıl olmaktadır?Defalarca, beden yapımızın 60 ile 100 trilyon hücreden oluştuğu belirtmiştik. Beden yapımızın kendine özgü ortak bir frekansı olduğu gibi, her organımızın da kendine özgü bir frekansı bulunmaktadır. Bütün frekanslar birbirini tamamlayan bir tarzda uyum içinde yayınlanmaktadır. Bu durumu bir orkestra uyumuna benzetebiliriz. Enstrüman değişik ama hepsi birlikte uyumlu bir müzik ortamı oluşturmaktadır. Bu orkestranın da şefi beynimizdir.Beynimizin, bedenimizden yayınlanan biyomanyetik dalgalara etkisi nasıl olmaktadır ? Veya beynimiz, frekanslarımızla nasıl uyum sağlanmaktadır ? Bu durumu basit ve pratik bir örnekleme ile açıklayalım. Beyin yapımızı alıcı ve verici özelliğe sahip bir radyo istasyonuna benzetelim. Bir de elimizde bir radyo bulunsun. Radyomuzdan istediğimiz yayını dinlemek için ne yapıyoruz ? Radyomuzun istasyon arama düğmesini çeşitli şekillerde çevirerek istediğimiz istasyonun yayın frekansını arıyoruz. O frekansı bulunca da radyomuz o istasyonun yaptığı yayını alarak bizim dinlememizi sağlamaktadır. İşte bizler bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde beynimizden yayınladığımız elektromanyetik dalgalarımızı, yani frekanslarımızı, düşüncelerimizle radyo frekansları gibi yayınlamaktayız. Bu beyin frekanslarımızı düşüncelerimiz oluşturmaktadır. Biz ne düşünüyorsak bu düşüncelerimize uygun frekanslar yayınlamaktayız. Eğer bedenimiz hakkında, hastalık ve sağlığımızla ilgili yayınladığımız frekanslar, bedenimiz organlarında uygun frekansla buluştuğu an, birbirlerini etkilemekte ve düşündüklerimizin oluşmasını sağlamaktadırlar.Organlarımızı oluşturan hücrelerin yapısı o organda yapacağı işleve uygun bir yapıya sahiptir. Organlarımız sağlıklı oldukları zaman yayınladığı frekans ile, hastalıklı olduğu zaman veya hastalanmaya başladığı zaman yayınladığı frekanslar değişiktir. Bir organda hastalık ilerlediği zaman o organın yayınladığı frekans, hastalığın özelliği doğrultusunda değişime uğrar. Eğer beynimizde yayınladığımız frekanslar olumlu düşüncelere dayanan frekanslar ise organımız hastada olsa bile, olumlu düşüncelerimizin yayınladığı frekanslar o organ üzerinde olumlu etki yapar.
Yok, düşüncelerimiz olumsuz ise frekanslarımız organı olumsuz etkiler ve organın hastalığını daha da kuvvetlendirir. Öylesine ki organımız sağlıklı bile olsa, olumsuz düşüncelerimiz o organı olumsuz etkiler ve o organın düşüncelerimiz doğrultusunda hasta olmasını sağlar.Düşüncelerimiz yalnız bedenimiz ve organlarımız üzerinde değil, sosyal yaşamımız üzerinde de etkili olmaktadır. Doğada var olan bütün varlıkların ve maddelerin kendine özgü frekansları olduğu gibi, bütün olayların ve oluşumların da kendine özgü frekansı bulunmaktadır. Eğer düşüncelerimizle bir olayın oluşumu üzerinde yoğun olarak düşünürsek, o oluşumu, düşüncelerimize uygun bir şekilde olumlu veya olumsuz olarak etkileyerek değiştirebiliriz.
Örneğin, bazı insanlar düşünce gücünü kullanarak bazı eşyaların yerlerini değiştirebilmektedir. Yine örneğin, bazı kişiler, gözleri ile maddelerin yerini değiştirdiği gibi onların şekil ve biçimlerini de değiştirebilmektedirler. Bazı insanlar da gözle görülmesi mümkün olmayan kapalı yerlerdeki veya uzaklıktaki şeyleri görebilmekte veya sesleri duyabilmektedir.Şimdi haklı olarak şöyle bir soru sorabilirsiniz: Dua ile bir şey yapılamaz diyorsunuz ama dua ile yağmur yağdırıyorlar, bu nasıl olmaktadır? Bu yağmur duası ile yağmur yağma olayında çok hassas ve dikkatlerden kaçan veya bilinmeyen bir olay, bir oluşum bulunmaktadır. Yukarıda açıkladığımız gibi evrende her olayın kendine özgü bir frekansı vardır. Sesin, rengin, rüzgarın, bulutların, kısacası aklınıza gelen her şeyin bir frekansı vardır. Yağmur duası veya benzeri dualarda da oluşan oluşum şudur ;Birçok dini inançlar içinde Musevi olsun, Hıristiyan veya Müslüman’lıkta olsun, toplu dualar ve toplu zikir olayları vardır.Bir örnek olarak yağmur duasını ele alalım.Musevi inançta olanlar da Hıristiyan, Müslüman inancında olanlar da ve hatta başka inanç ve dinlerdeki insanlar da yağmur duası yapmakta ve çoğunlukla da yağmur yağmaktadır. Dikkat edin, yağmur duasına çıkıp dua edenler, özellikle değişik dini inançta, hatta inançsız olanlar, aynı duayı okumuyorlar. Dünyamızda değişik dini inançta ki insanların yaptıkları yağmur dualarını ve merasimlerini bir araya toplarsak, yağmur duasının merasimlerinin filmlerini çekip bir araya getirebilirsek, kim bilir ne zıtlıklarla ve hatta bize gülünç gelecek ne görüntülerle karşılaşacağız. Peki ama bu kadar zıt ve gülünç görünümlü uygulamalara karşın yinede yağmur yağmaktadır. Bu nasıl olmaktadır? İşte buradaki hassas nokta şudur. Dua ve merasim görüntüsü altındaki uygulamada duyguların ve düşüncelerin birleşmesidir. Bu birleşme sonucu insanlardan yayınlanan frekanslar, doğada yağmur yağma esnasında oluşan frekanslarla birleşmesi ve özdeşleşmesidir. Yoksa, yağmur duası diye okunan duanın ne olduğunu, ne mana ifade ettiğini çoğunlukla okuyan kişi bile bilmemektedir. Örneğin, bizde olduğu gibi adam, Arapça olan duayı, “yağmur duası” niyeti ile ezberlemiştir. Ama bir kelimenin manasını bile bilmemektedir. Burada olan olay, o duayı okuyan da o duayı dinleyici olarak katılanlarda da, ortak bir istek ortak bir düşünce ve ortak arzu içinde olduklarından, kalplerinde aynı duyguyu, beyinlerinde aynı düşünceyi taşımaktadırlar. Kısacası, ortak bir amaç ve düşüncede birleşmektedirler. O anda orada bulunan herkes yağmurun yağmasını istemek, arzu etmek, duygu ve düşünceleri içindedirler. Bundan başka bir şey düşünmemektedirler. İşte bu oluşum içinde o duada bulunan bütün beyinlerden yayınlanan frekanslar, yağmur yağdıran frekansla uyum içinde olurlar ve bu frekanslar atmosfer içindeki yağmur frekanslarının, bir başka deyişle yağmur bulutlarındaki frekanslarla birleşip özdeşleşmektedir. Ve yine bir başka deyişle, düşüncelerimizle yayınladığımız yağmur frekanslarımız, evrendeki yağmur frekanslarını bir paratoner, bir mıknatıs gibi üzerine çekmekte, onu etkilemekte ve dolayısı ile yağmur yağmasına neden olmaktadır. Peki, yağmur duasına çıkılıp yağmur duası yapıldığı halde bazı zamanlar yağmur yağmıyor. Bu neden böyle oluyor ? Daha önce belirttiğimiz gibi, yağmur duasının etkili olabilmesi ve yağmurun yağabilmesi için, yağmur duasına çıkan herkesin aynı duygu ve düşünce içinde olmaları, yani aynı frekansı yayınlamaları gerekir; Topluluk içinde, topluğa katılmış olmakla birlikte bu yağmur duasına inanmayanlar, şüpheyle bakanlar bulunabilir. İşte o topluluk içinde böyle kişilerin yayınladıkları olumsuz, karşıt manyetik dalgalar, diğer kişiler tarafından yayınlanan olumlu frekansları olumsuz yönde etkileyerek, yayınlanan yağmur frekanslarını zayıflatabilir veya etkisiz hale getirebilir.Düşünce frekanslarımızın etkileme biçimi, şekli ve etkinliğinin sınırı nedir?Düşüncelerimizin etkilemedeki gücü sınırsızdır diyebiliriz. Bu gücün sınırını bugünkü bilimle ve ölçüm aparatlarıyla da ölçmek mümkün değildir.Düşünce frekanslarımızı genellikle iki şekilde kullanmaktayız. İçe dönük olarak, dışa dönük olarak. İçe dönük frekanslar bedenimizin iç organları üzerinde etkilidir. Düşüncelerimizin içe dönük durumdaki ilk ve en öncelikli işlevleri, beynimizde oluşan bilgilerin depolanma ve arşivlenme işlemidir. Beynimiz; 100 trilyon bilgiyi depolama ve arşivleme özelliğine, kapasitesine sahip bulunmaktadır. Beynimizin bir bilgiyi öğrenip benimsemesi için üzerinde en az 15 saniye durması, yoğunlaşması gerekir. Önem vermediği ve üzerinde 15 saniye durmadığı açıklamaları ve bilgileri depolayıp arşivlememekte, onları dışlayarak unutmaktadır. Örneğin, caddelerden geçerken birçok dükkan levhasını veya bir çok arabanın plâka numarasını okuyoruz ama beynimiz onları depolayıp arşivlemiyorİster içe dönük ister dışa dönük olsun, dua ve düşüncelerimizin etkin olması,örneğin; yağmur duaları gibi benzeri dualarda etkin olan dualar değil inançlarımızdır. İstediğiniz kadar dua edin, eğer içinizde inanç yoksa okuduğunuz o duaların hiçbir etkinliği, hiçbir değeri ve faydası olmaz.Dışa dönük olarak yayınladığımız frekanslarda, beden yapımız dışındaki olay ve oluşumları etkileyen frekanslardır. Bu frekanslar içinde, yağmur duasını ve maddeler üzerinde yapılan etkileşimleri örnek olarak açıklamıştık.Örneğin; Hiç tanımadığımız bir insanın yanında, nedenini bilmediğimiz bir huzursuzluk veya tam aksine tanımını yapamadığımız iç rahatlığı ve huzur duyarız. Bunun nedeni, yanında durduğumuz hiç tanımadığımız o insan tarafından o an içinde bulunduğu olumlu veya olumsuz duygularla yayınladığı düşünceleri, yani frekanslarıdır. Olumlu düşüncelerimizle çevremizi olumlu, olumsuz düşüncelerimizle de çevremizi olumsuz şekilde etkilemekteyiz. Bu ve buna benzer durumları yaşamınızda bir çok kez yaşamış olabilirsiniz. Bu durum, içinde bulunduğumuz düşüncelerimizi, bedenimiz dışına frekanslarla yayınladığımıza en güzel ve en yaygın örnektir. Dua, ibadet ve düşüncelerimizin etkili hale dönüşmesi nasıl olur ve bunun için ne yapmalıyız?
Dua, ibadet ve düşüncelerimizin amacına ulaşması için bunların TEVHİD içinde yapılması gerekir.
Peki, tevhid nedir ?
Tevhid, gayet kısa ve öz olarak “birlemek-bir olmak”demektir.
Birlemek, Allah’ı birlemektir.
Bu da evrende görünen bütün varlıklarda Allah’ın varlığını ve bu varlığın özünde de Allah’ın birliğini yani TEK’ liğini görebilmektir. İyi ama bu yeterli değildir. Bu işin yalnızca bir tarafıdır, yani yarısıdır. Bunun tamam olabilmesi için, yani tevhid olayında birliğin, bütünlüğün ve özdeşliğin sağlanabilmesi için insanın da kendi içinde, kendi varlığında Tevhid olabilmesi, tevhidi yakalayabilmesi gerekir.Peki, insanın tevhid olabilmesi veya tevhidi yakalayabilmesi ne demektir ve bu nasıl elde edilir ?Bu, anlatımda çok kolay fakat uygulamada çok zor, hatta imkansız denecek kadar çok zor bir durumdur. Bunu da, yani insanın tevhid olabilme durumunu da kısaca; dil, kalp ve beyin üçlüsünün bir olabilmesi şeklinde tanımlayabiliriz. İnsanın ister dini amaçlı, ister sosyal amaçlı olsun, amaçlarına ulaşabilmesi için tevhid içinde olabilmesi gerekir. Bir başka deyişle ancak bu iki tevhidin oluşması sonucu birbirleriyle bağlantı ve iletişim kurabilir. Bu iki tevhidin birleştiği zamanlar ancak dualarımız, ibadetlerimiz veya düşüncelerimiz amacına, hedefine ulaşır. Tasavvufta tevhid olayında 1+1 = 2 etmez, tasavvufta 1+1=1 eder, hattâ sonsuz birlerin toplamı “BİR” eder. Dua ve ibadetlerimizdeki amaç: Tasavvuftaki tevhid’i, “bir” i yakalayabilmektir.
Yani, içimizde ve karşımızdaki BİR’lerle BİR OLABİLMEKTİR. Kur’andaki ayetleri hatırlayınız. Kur’andaki ayetlerle Allah insanları nasıl uyarmaktadır? “Siz, açıklasanız da gizleseniz de biz sizin kalbinizden geçenleri biliriz”Mülk Suresi : 67/13 “Siz, yaptıklarınızın gizli kalacağını mı sanoyorsunuz ? Biz sizin düşündüklerinizi biliriz.” Nahl Saresi : 16/9“Rabbin gökte ve yerde konuşulan her sözü bilir.O’ndan gizli kalan hiçbir şey yoktur. O işitendir, bilendir.” Enbiya süresi 21/4Peki bu nasıl olmaktadır.?Bu, beynimizden yayınlanan frekanslarla olmaktadır.
Çünkü, DÜŞÜNCELERİN DİLİ YOKTUR, DÜŞÜNCELERİN FREKANSI VARDIR.
Duygu ve düşüncelerimizi dilimizden, yani sözlerimizden önce beynimizden frekanslarla çevremize yayınlamaktayız. Bunun içindir ki “laf aramızda kalsın”sözü kadar yanlış ve beni güldüren bir başka söz yoktur. Çünkü bizler, söylemek istediklerimizi dilimiz ile ifade etmeden çok daha önce, düşündüğümüz an bunları bir radyo yayını gibi çevremize frekans olarak yayınlamaktayız.Tevhid olayını, dil, kalp ve beyin üçlüsünün bir olması diye tanımlamıştık.Bu ne demektir?Dua ve ibadetlerimizde olsun veya başka işlemlerimizde olsun ,dilimiz ile söylediklerimizi kalbimizde hissedeceğiz, duyacağız ve bunları beynimizle onaylayacağız. Dilimizle bir şeyler söylerken kalbimiz başka duygular, beynimiz bambaşka düşünceler içinde ise, orada ulaşacak sağlıklı bir mesaj, bildiri oluşmaz, oluşamaz. Dolayısı ile yapılan bütün işlemler boşuna gider. Mesajlarımızın oluşması ve yerine ulaşması için dil, kalp ve beyin üçlüsünden bir “TEK” frekans olması ve tek frekans yayınlanması gerekir. Bunun oluşması için dua ve ibadetlerimizde hangi dili kullanacağız?
KENDİ DİLİMİZİ KULLANACAĞIZ.
Çünkü Allah, biz kullarını yaratırken bizim dilimizi de genetik yapımız içine şifrelemiştir. Bunu da Allah Kur’an da açıkça belirtmiştir.Örneğin, “bir yaprağın düşüşünden bile biz haberdarız” diyen ve bizim kalbimizden ve beynimizden geçirdiklerimizi bilen Allah, bizim dilimizi bilmez olur mu? Bizi yaratan Allah, yarattığı kulunun dilini bilmez olur mu ? Ve bu oluşumu da Kur’an da açıkça belirtmiyor mu ?“Nerede olsanız o sizinle beraberdir. Çünkü size hayat veren ruhunuz ona bağlıdır.” Hadid suresi 57/4Ve yine; “Allah’ın delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın, (dillerinizin) ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda düşünenleriniz için alınacak dersler vardır.” Rum suresi 30/22Dillerimizin de bize Allah tarafından verilmiş olduğu gerçeği daha başka türlü nasıl söylenilsin, nasıl anlatılsın?Allah’a yalnızca Arapça dua edileceğini ısrarla söyleyenler, Allah’ı yüceltelim derken Allah’ı küçülttüklerinin farkında değiller mi? Allah’ı Arapçadan .başka dil bilmeyen cahil, kültürsüz bir duruma düşürdüklerini düşünemiyor, göremiyorlar mı? Allah’ınızı severseniz bu şekilde düşünenler Allah’ı nasıl düşünüyor nasıl tasavvur ediyorlar, açıklayabilirler mi ?Açık kalplilikle, ön fikirlerden, peşin hükümlerden kendimizi kurtararak düşünelim. Kur’an da bu ayetleri açıklayan, sizin içinizde, ruhunuzda olduğunu söyleyen Allah nasıl olur da sizin dilinizi bilmez. ?Sizi yaratan, fakat sizin dilinizi bilmeyen Allah’tan, Allah göstermesin.onun kudretinden hatta varlığından bile şüpheye düşmez misiniz? Bu nasıl bir Allah ki, Kur’an da, benim rengimi, dilimi bana verdiğini, benim kalbimden ve beynimden geçenleri bildiğini söylüyor, ama benim dilimi bilmiyor. Bu nasıl bir iş demez, böyle düşünmez misiniz?Sonra, bu dilinizi size veren ve sizin dilinizi sizden daha iyi bilen biriyle “Ben kendi dilimde değil, başka dille konuşup sizinle anlaşacağım” demenin gülünçlüğünü, mantıksızlığını ve saçmalığını düşünebiliyor musunuz?Şöyle bir soru da gelip aklımıza takılabilir. Bırakalım dil tartışmasını, doğuştan ya da sonradan dilsiz olan insanlar var, peki bunlar Allah’a nasıl dua ve ibadet ediyorlar ? Bunlar kendilerini yaratan Allah ile iletişim kuramıyorlar mı ? Bu gibi insanların durumu nedir ? Bu ve buna benzer sorulara nasıl cevap vereceğiz ? Bana bir din gösterin, ibadet ve dualarının yarısı başka dille yarısı başka dille yapılıyor olsun.Kur’an da ayetlerle, bizim de o ayetlere dayanarak ısrarla belirttiğimiz gibi, Allah kulları ile veya kulları Allah ile, kalplerden ve beyinlerden yayınlanan frekanslarla bağlantı ve iletişim kurmaktadır. Sevindiğimiz, üzüldüğümüz, korktuğumuz ve buna benzer duygular içinde olduğumuzda kalp atışlarımızdaki değişimi gayet iyi biliyorsunuz. Kalp, işte bu değişim içinde iken, bu değişime neden olan duygularımızı yansıtan frekans yayınlamaktadır. Tıp biliminde alınan kalp elektrosundaki grafiksel çizgilerin şifrelerini eğer çözümleyebilirsek, grafik çizgilerinden o insanın veya insanların hangi duygular içinde olduğunu da anlayacağız.
Aynı durum beyin elektroları içinde söz konusudur. Beyin elektrosundaki çizgilerin şifresini çözümlediğimiz an,o anda beynimizden geçirdiğimiz düşüncelerimiz de anlaşılmış ve okunmuş olacaktır. Din ve Allah inancı zayıf olan kişiler Kur’an da ki “Allah bir yaprağın düşmesinden bile haberdardır.”, “Allah sizin kalbinizden geçenleri ve sizin düşündüklerinizi bile bilmektedir” mealindeki ayetlerle adeta alay etmektedirler. “Hadi canım sende, kalbimizden geçenler, aklımızdan geçen düşünceler de nasıl bilinecekmiş, buna imkan var mı ?” gibi sözler söylemektedirler. İnanınız bunları bilebilmek için Allah olmaya gerek yok, geliştirilen yeni elektromanyetik aparatlarla çok kısa zamanda bu söylediklerimizi bizler de öğreneceğiz ve bileceğiz. Çünkü son geliştirilen elektro manyetik aparatlarla yalan söylediğimiz zaman, beyin hücreleri arasında olan değişimi bilim, çok güzel bir şekilde saptamış bulunmaktadır.Aslında, gelişmekte olan elektromanyetik dalgalar üzerindeki buluşlar ve buna dayanarak yeni elektromanyetik aparatlar, insan beden yapısında olsun, doğanın içinde olup da bu güne dek varlığı bilinmeyen birçok oluşum, saptanmaya ve günlük yaşamımızda bilinir ve kullanılır hale dönüştürülmeye başlanmıştır. Teknolojik bulgulara biraz dikkatle bakarsak bunlar görülebilir. Örneğin, genetik yapımız üzerinde yapılan son bulgular akıl almayacak boyutlara ulaşmıştır. Korku gibi birçok duygularımızın, genetik yapımız içinde şifreler halinde bulunduğu ortaya konmuş durumdadır.Elektromanyetik bilimin gelişmesi ile doğa biliminin veya insan bedeninde şimdiye kadar bilinmeyen birçok şeyler bulunmaya ve bilinmeye başlandı. Çok değil bundan 50-100 yıl önce, bilim dışı, fizik ötesi denilen birçok olay ve oluşumun bu gün, bilim dışı, fizik ötesi oluşumlar olmadıkları bilimsel bulgularla ortaya konmuş ve konmaktadır. Fakat bu arada insan oğlunun en büyük yanlışı ve yanılgısı, bilimsel bulgularla din bağlantısını, özellikle Kur’an da ki bazı ayetlerle olan bağlantısını görememesi, görüp de kabul etmek istememesidir. Oysa biraz dikkat edilip bağlantı kurulabilse, elektromanyetik dalgalar üzerindeki son bulguların, Kur’an da ki buna benzer birçok ayetin bilimsel ispatı olduğu görülecektir.Elektromanyetik dalgalar üzerinde bilimsel araştırmalar yapan bilim çevrelerine içtenlikle bir öneride bulunacağım, hatta bir önerinin üstünde bu alanda çalışmalar yapmaya açıkça davet edeceğim.Önerim; Doğanın, canlı varlıkların ve özellikle insan yapısı tarafından yayınlanan biyofrekanslar, biyoenerjiler üzerinde bilimsel araştırmalarını yoğunlaştırmalarıdır. Özellikle bu araştırmalarını hücrelerimiz içine kadar indirgesinler. Hücrelerimiz tarafından yayınlanan frekansları yalnızca frekans olarak değil, o frekansların şifrelerini çözümlemek için üzerinde çalışınlar...
Hücrelerin frekans şifreleri çözümlendiği an, insanın önünde yepyeni bilim dalları ortaya çıkacaktır. En başta bugüne dek parapsikoloji bilimi olarak ve fizik ötesi olayların oluşumlarını inceleme dalı olarak kabul edilen parapsikolojik oluşumların, fizik ötesi oluşumlar olmadığını, onların da bir nevi fiziksel olay olduğunu, yani biyolojik yapımızdan yayınlanan frekanslar ile düşüncelerimizin uyuşması, örtüşmesi sonucu olan olaylar olduğu görülecektir. Ve şahsen bu bilime de parapsikoloji adı değil, “Biyopsikoloji” adı verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Hücre yapısının içine girdiğimizde genetik yapımızın; atomun içine girererek Kuantum parçacıklarının şifrelerini çözümlediğimizde, bu güne dek “bilinmeyenler sınıfı” içinde toplanan ve bilim dışı denilen birçok olay ve oluşumun sırrı çözülecektir.
Böylece, bilim dışı denilen olayların bilim içi ve bilimsel oldukları görülecektir.Bu arada bir başka hususa daha değinelim. Evrende var olan bütün varlıkların, hatta varlık olarak bile kabul edilmeyen birçok şeyin kendine özgü bir frekans yapısı olduğunu, dolayısıyla bir frekans yayınladığını defalarca ve ısrarla belirttik. Buna dayanarak bazı çevreler, özellikle dini çevreler, her kelimenin, her sözün, hatta her harfin kendine özgü frekansı olduğunu söylemektedirler.Burada dikkat edilmesi ve üzerinde bilimsel araştırma yapılması gereken husus: Kelimelerin, sözcüklerin ve harflerin sahip oldukları söylenilen frekans bizzat kendilerine ait olan frekans mıdır, yoksa algılanan ve o kelimelere, sözcüklere, harflere insanların düşünceleri ile oluşturdukları frekanslar mıdır ? İşte üzerinde durulması gereken husus budur. Bu frekanslar; kelimelerin, sözcüklerin ve harflerin bizzat kendilerinin sahip olduğu frekanslar olsaydı, yayınlandıklarında çevrelerinde aynı etkiyi, aynı anlayışı oluşturmaları gerekirdi. Oysa kelimeler, sözcükler ve harfler algılayan kişiler tarafından çoğu kez başka başka anlamlarda algılanmakta ve değerlendirilmektedir. Bizce burada oluşan frekans veya frekanslar, kelimeler, sözcükler ve harfler tarafından bizzat yayınlanan frekanslar değil, onları algılayan insanlar tarafından algılanışına uygun olarak yayınlanan frekanslardır. Bir başka deyişle, o kelimeler ve sözcüklerin frekansları onların yayınladıkları değil, insanlar tarafından algılanmasına göre oluşan frekanslardır.Bunun içindir ki aynı kelimeleri, sözcükleri kullandıkları halde çok değişik, hatta birbirine zıt olabilecek anlamlar ortaya çıkmaktadır.Bu durumda değişen nedir?Değişen, insanların algılaması ve bu algılamaya göre oluşan düşüncelerdir ve bu düşüncelere göre yayınladığı frekanslardır. Yani söylediğiniz sözlerin, dua ve ibadetlerinizde okuduğunuz duaların anlamlarını bilmiyorsanız, bunların hiçbiri sizin kalbinizde ve beyninizde bir anlam oluşturmayacaktır. Dolayısıyla her hangi bir frekans da oluşmayacaktır. Mesaj içeren bir frekans oluşmayınca da bir bağlantı ve iletişim olayı oluşmaz, oluşamaz. Bu, insanlar arasında da, kul ile Allah arasında da böyledir. Karşılıklı olarak bir bağlantının ve iletişimin kurulabilmesi için, ya aynı dili konuşacaksınız veya aynı frekansları yayınlayacaksınız. Hatta, bazı durumlarda aynı dili konuşsanız bile, yine de anlaşma olmayabilir.
Aynı dili konuşan aynı topluluk içindeki insanlar arasındaki kavgaların, savaşların nedeni nedir ? Çıkar duygularının ve bu duygulara göre yayınlanan frekansların çatışması değil mi ? Peki, çıkar duygularının temel yapısı nedir? Bu çıkar duygularının kaynağı da, duygu ve düşüncelerimizin karşıt veya zıt olmasından kaynaklanmıyor mu ? Bu da, karşıt veya zıt düşüncelerimizin yayınladığı frekanslardan oluşmuyor mu ? Yani, bizi anlaşılmaz, zıt ve düşman hale getiren karşıt düşüncelerimizin yayınladığı karşıt frekanslardır. Karşıt düşünceler karşıt frekansları, karşıt frekanslar da karşıt düşüncelerin oluşmasını sağlamakta, en azından karşıt düşünceleri kuvvetlendirmektedir. Bu, içinden çıkılmaz gibi görünen fasit bir çember gibidir.
BİYOFREKANSLARIN KAYNAĞI :Frekans, frekans, diye bir şey tutturmuşuz, peki bu frekans denilen olay nedir? Bu frekanslar nereden kaynaklanmaktadır? Bu frekansların yaptırım ve etkin gücü nedir ? Bu ve buna benzer kafamıza takılan daha birçok sorular sorabiliriz. Örneğin bu frekansların din ve Allah inancıyla bir bağlantısı var mı ? Bağlantı varsa bu nasıl bir bağlantıdır ?
Gibi benzeri sorular...
Defalarca belirttiğimiz gibi, evrende var olan bütün varlıklar kendi yapılarına özgü bir frekans yayınlarlar. Bu frekans yayınlama olayı o maddenin atom ve hücre yapısına kadar inebilmektedir. Yani varlıklar, atom ve hücresel yapısına indirgene dek kendilerine özgü bir frekans yayınlarlar. Bu frekans yayınlama olayını atom ve hücre iç yapısına kadar indirgeyeceğiz. Çünkü, frekans dediğimiz olay, atom ve hücrenin iç yapısından kaynaklanan bir olaydır. Atom ve hücrenin iç yapısını bilmeden, anlamadan, atom ve hücrenin yayınladığı frekansı yeterince bilimsel olarak anlayamayız ve değerlendiremeyiz. Atom ve hücrenin iç yapılarını daha önce özet olarak belirtmeye çalıştık. Yaşamımızda ve evrende oluşan bazı olayların değerlendirmesini yaparken, bu değerlendirmeleri dış görüntülere bakarak ve çok yüzeysel yapmamız en büyük yanılgımız ve en büyük yanlışımız olmaktadır. Olayların oluşumunu yalnızca sonuçları ile ele alarak değerlendiriyoruz. Olayları oluşturan öz yapıya inmediğimiz veya inemediğimiz için de sorunlarımıza köklü çözümler üretemiyoruz ve devamlı olarak aynı olaylar ve oluşumlarla yaşamımızı sürdürüp gidiyoruz.
Örneğin: Sosyal sorunlarımızın oluşumunda insanın psikolojik yapısına ve genetik yapısına inmiyoruz ve dolayısıyla sosyal sorunlarımıza sağlıklı çözümler üretemiyoruz. Dolayısı ile de sosyal sorunlar bitip tükenmeden devam edip gidiyor. Örneğin; sosyal yaşamımızda ve doğa olaylarının oluşumunda etkin rol oynayan atom ve hücre yapısını, özellikle iç yapılarının etkinliğini göremiyoruz, bilemiyoruz, dolayısıyla da sosyal ve doğa sorunlarımıza sağlıklı çözümler üretemiyoruz.İnsanın “genetik yapısını” oluşturan genetik şifreler çözümlendikçe, birçok sosyal ve sağlık sorunlarımızın genetik yapımızdan kaynaklandığını, dolayısıyla genetik yapımızdaki sorunları çözmedikce sosyal ve sağlık sorunlarımızın da çözümlenemeyeceğini artık görmeliyiz.
Örneğin; sağlık sorunlarımızdan bel ağrılarımız başta olmak üzere, baş ağrılarımızın, romatizmalarımızın, işitme bozukluklarımızın, kanser gibi saymakla bitmeyecek birçok hastalıklarımızın temel kaynağının genetik yapımızdan geldiğini göreceğiz. Örneğin; sosyal yaşamımızda, hırsızlık, cinayet gibi benzeri olaylarla birlikte korkularımızın, endişe, kıskançlık, intikam, sevgi ve nefret gibi daha birçok duygularımızın da genetik yapımızdan kaynaklandığını göreceğiz.Bu, GEN veya genetik yapı dediğimiz olay başlı başına evrensel bir alem. Genetik yapının içine inildikçe derinleşen sonsuzluk ve sınırsızlık özelliğine sahip bir dünya ile, bir varlıkla karşılaşıyoruz. Bu genetik varlığın içinde taşıdığı ve sahip olduğu gücü, etkinliğini anlatabilmek de anlayabilmek de bu günkü bilim düzeyi ile imkansız bir durumdur.Biz yine de, anlattıklarımızın ve anlatacaklarımızın daha iyi anlaşabilmesi için Remzi Kitapevi’nin J.A.C. Brown tarafından yazılıp Dr. Reyhan Erez tarafından dilimize çevrilmiş bulunan Tıp ansiklopedisinden Hücre, DNA, RNA ve GEN’ler üzerindeki bilgiyi burada özel olarak nakledelim:HÜCRE: Biyolojik vücut yapılarının en küçük birimidir. Hücrenin incelenmesi canlı varlıkların fonksiyon ve kimyasının anlaşılmasının temelidir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla bu alandaki çalışmalar da hızla ilerlemiştir. İnsan hücreleri çeşitli boyut ve şekillerdedir. Bir kan hücresinin çapı 0,007 mm.’dir. Bir hücre yapısında genellikle bulunan elemanlar şunlardır. Hücreyi sınırlandıran dış zar sitoplazma ve nukleus (çekirdek) Çekirdekte çevre zarı, nukleoplasm, nukleol ve seks kromatinleri bulunur.Sitoplazma; kalıp teşkil eden endoplazmik retikulum, mitokondriumlar, lizozomlar, gorki cihazı, ribozomlar ve sentriollerden ibarettir.Hücre zarı; protein, karbonhidrat ve yağ moleküllerinden yapılmış olup, canlıda devamlı hareket halindedir. Hücreye girip çıkan kimyasal maddeleri kontrol eder, dış yüzünde kendini belirleyen antijenler vardır.Hücre içindeki, nukleus’un dışında kalan tüm materyale sitoplazma (hücre sıvısı ) denir ve bunun elektron mikroskobunda, birçok belirli tübüler, dairesel ve benzeri yapıdan ibaret olduğu görülür ki, bu yapıya endoplazmik retikulum adı verilir. Bu esas yapının bazı kısımları da belirlenmiştir. Görevin ne olduğu bilinmeyen gorgi cihazı, protein senteziyle ilgili olan RNA yı ihtiva eden ribozomlar, metabolizmanın gerçekleştirdiği mitokondriyumlar, görevi pek bilinmeyen lisozomlar ve hücre bölünmesiyle ilgili olan sentrioller, nukleus zarının içinde nukleplazma bulunur ki onda da bir RNA yoğunlaşması olan nukleol vardır. Nukleus’un geri kalan kısmı hücre bölünmesi ve bundan ötürü hayatın esasını tayin eden DNA adlı maddeden ibarettir.Her hücre, görevine uygun bir farklılaşma gösterir.DNA: Deoksiribonükleid asit.Çift heliks teşkil eden uzun bir moleküldür. Hücrenin protein, enzim yapısı ve kendine benzer yeni bir hücre meydana getirebilmesi için gerekli elemanları taşıdığından hücre bölünmesinin esasını teşkil eder. Çift heliks DNA molekülünün son yıllarda keşfi tıpta büyük bir çığır açmıştır.
RNA: Ribonükleik asit.DNA (deoksiribonükleik asit) içindeki kalıtsal materyal, bunun aracılığı ile protein yapımına girer, DNA hücre çekirdeğinde bulunur.
RNA, burada kalıtsal faktörleri hücre çekirdeği dışında kalıtsal ve amino asitlerin protein yapmak üzere bir araya geldiği ribozomlara nakleder.Bu mekanizma kalıtımın esasıdır.
GEN: Genetik biliminde, spesifik bir özelliğin (özelliklerin) kuşaktan kuşağa geçişini kontrol eden faktöre verilen addır. Son yıllarda bir organizmanın yapı proteinlerinin durumu ve hücrelerin yapısının, deoksiribo nükleik asit adı, kimyasal madde aracılığıyla dölden döle aktarıldığı öğrenilmiştir. Buna göre genin, bu çok uzun spiral şekilli deoksiribo nükleik asit (DNA) molekülünün katılımla ilgili bir bölgesi olduğu kabul edilmektedir. İnanın, yukarıda hücre içinde bulunduklarını belirttiğimiz ve belirtemediğimiz bir çok şeyin ne olduğu, görevi, işlevi nedir derinlemesine bilinmemektedir. Biz yine de mümkün olduğunca sadeleştirerek basit ve yüzeysel bir şekilde açıklamaya çalışalım.Biyolojik yapıya sahip canlıların en küçük parçası, en küçük birimi, elektro mikroskopla hücreler incelendiğinde, hücre zarını oluşturan zarın içinde hücre sıvısı denilen sitoplazma, bu sitoplazma içinde yukarıda isimlerini belirtmeye çalıştığımız birçok parçacık bulunmaktadır. Hücre sıvısı içinde hücre çekirdeği ve bu çekirdeğin içinde DNA; DNA’nın içinde RNA ve RNA’nın içinde de GEN denilen parçacıkların işlev ve görevleri birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirinin içinde ve iç içe bulunmaktadır. Fakat bunların içinde en yaygın bilineni genetik dediğimiz yapımızdır.Şimdi, hücre yapısının bu durumunu atomun yapısı ile karşılaştırırsak, hayret edilecek derecede birbirinin aynı olduğu görülür. Atomun dışında da atom zarı görevini gören bir tabaka, o tabakanın içinde de nötron ve elektron denilen parçacıklar ve bu parçacıkların etrafında döndükleri bir çekirdek. Hücredeki gibi, atomun çekirdeğinin içine girdiğimizde de hücrenin genetik yapısını andıran kuantum parçacıkları. Atomun içindeki o kuantum parçacıkları da, hücrede olduğu gibi, atomun genetik yapısıdır.
Bunun içindir ki;
“MADDELERİN HÜCRESİ ATOMLAR, CANLILARIN ATOMLARI DA HÜCRELERDİR” diyebiliriz.Peki, bu atom ve hücre denilen varlıkların etkinliği nedir?
Bu etkinlikten biz insanlar nasıl etkilenmekteyiz ve bu etkinlikleri nasıl kullanıyoruz ve kullanabiliriz?Öncelikle atomların maden ve madensilerin ilk yapısını, hücrelerin de biyolojik yapıya sahip varlıkların ilk temel yapısını oluşturmaları, etkinliklerin ilk basamağıdır.Bundan sonra da atom ve hücrelerin etkinlikleri kendi iç yapılarından kaynaklanan bir durumdur. Daha doğrusu atomun etkinliği çevresel etkinlikten, yani çevresinde değişim etkinliğinden daha çok, kendi varlığını, özelliğini korumak üzerindedir.Oysa, hücrelerin içsel yapılarındaki değişim veya oluşumların etkinliği hücrede ve çevrede değişimlere neden olabilmektedir. Örneğin, hücrenin iç yapısındaki hareketlilikten oluşan ve dışa da yansıyan titreşimler, biyomanyetik dalgalar veya frekanslar ki bunlar değişik isimlerle ifade edilseler de esasında hepsi de aynı şeydir. Biz, hücre varlığında oluşan ve değişik isimler verilen bu oluşumlara genelleme olarak frekans diyeceğiz. Hücre yapısında oluşan bu frekanslar içten ve dıştan gelen etkilenmelerle değişebilmekte ve dolayısıyla çevresine de değişik etkinliklerde bulunabilmektedir.
Örneğin; korku, endişe, kin, nefret, intikam, sevinç ve sevgi gibi duygu ve düşüncelerimiz, hücresel yapılarımız üzerinde etkin olabilmekte bu değişik etkiler değişik frekansların oluşmasına ve yayınlanmasına neden olabilmektedir. Bunlardan etkilenen hücreler de bu etkilenişini yayınladığı frekanslarla çevresine aynı şekilde yansıtmaktadır.Duygu ve düşüncelerimizden etkilenerek yayınlanan frekanslar da, etkilendikleri bu duygu ve düşünceleri etkilendiği oranda çevresine yayınlanmaktadır. Hem öylesine yayınlanmaktadır ki, bu, duygu ve düşüncelerimizin etkinliği de yalnızca hücrelerimizde sınırlı kalmamaktadır.Bu etkileşim, hücrelerimizin iç yapısındaki DNA, RNA ve hatta genetik yapılarımıza bile etkileyerek, genetik yapımızın içindeki gizli şifrelerimizin çözümlenerek dışa çıkmasına, yüzeye vurmasına neden olabilmektedir.Bilim, hücremizin yapısı içinde sakladığı özelliklerimizin ortaya çıkarılması olayına, genetik yapıdaki şifrelerinin çözümlenmesi olarak açıkladı.
ABD başkanı Bill Clinkton bu olayı, “Allah’ın dilini öğrendik” sözcükleriyle açıkladı ve bu sözde, büyük bilimsel bir gerçeklik vardır. Siz bu olayı veya bu bilimsel bulguyu ister bir doğa olayı, ister bir Allah olayı olarak kabul edin. Ne şekilde düşünür ve ne şekilde kabul ederseniz ediniz, hücremizin genetik yapısı içinde akıl almayacak sırlarımız, gizlenmiş şifre şeklinde bulunmaktadır.Genetik yapımızın, içinde ki şifrelerimiz gizlenmiş gibi görünen, aslında hiç de gizlenmiş olmayıp, dışarı çıkmaya hazır vaziyette bekler bir durumdadır. Genetik yapımız içinde duygularımızla birlikte, resim, müzik, matematik gibi benzeri yeteneklerimiz ve sağlığımızla ilgili durumlarımız binler ve binlerce, hatta milyonlarca özelliklerimiz şifre halinde bulunmaktadır. Genetik yapımızı çok kaba, çok geniş ve çok pratik bir şekilde şöyle bir örnekleme ile açıklayabiliriz. Hücresel yapımızı ve yapının içindeki DNA, RNA ve genetik yapımızı dünya dediğimiz yer küremize veya geniş bir toprak parçasına benzetelim. Bu toprağın altında bilemediğimiz birçok zenginlikler bulunmaktadır. Düşünebildiğiniz bütün madenlerin, petrolün ve benzeri başka cevherlerin varlığını düşünün. Yer altındaki bu cevherleri ancak o cevherlerin varlığını algılayabilen aparatlarla bilebiliyoruz. Yer altındaki o cevheri yer yüzüne çıkarmaya uygun aparatların, makinelerin kullanılması gerekiyor. Ancak, uygun aparatlar, makineler kullanarak o cevheri yer yüzüne çıkarabiliriz. İşte hücre yapımız içindeki DNA’larımızı RNA’ larımızı ve genetik yapımızda toprak altındaki cevherlere benzetebiliriz.
Toprak altındaki cevherleri yer yüzüne çıkarmakta kullanılan uygun aparat ve makineler ise, hücre yapımız içindeki DNA, RNA ve genetik yapılarımız içindeki cevherlerimizi de yer yüzüne çıkaracak olan da o cevhere uygun yayınlayacağımız frekanslardır. Bu uygun frekansları da oluşturan düşüncelerimiz ve o yöndeki çalışmalarımızdır.Düşüncelerimiz, sismik araştırmalarda kullanılan manyetik ve elektromanyetik özelliğe ve etkinliğe sahiptir. Biz ne düşünüyorsak, beynimiz o düşüncelerimize uygun frekans yayınlar. Yayınlanan bu biyomanyetik dalgalarımız, yani frekanslarımız bizim dışımızda yayınlanan eş değerdeki frekansları algılayarak değerlendirir. Bu durumu, parapsikolojideki Radyestezi olayına, (uygulamasına) benzetebiliriz.(Devam edecek) ucnokta.com